Neferkamin Anu

Ocak 12, 2010

İsrail Ya da Göksel Hizmetkar Cinlerden Modern Şeytana

Kategori: Sıradışı — neferkaminanu @ 23:00

Batı insanının resmi tarihi bir kayıpla başlar, anlatılan tüm tarih Hegelci anlamda fenomenolojik bir tarihtir. İnsanın en derin kaygısı kendine köken yaratmaktır. Bu kökenleri bilmedikleri zaman uydurmuş , yüzyıllar boyu kendini olduğu gibi kabul etmemiştir.

Kitaplar olmasa insan belleği zayıftır ; bu nedenle İskenderiye kütüphanesinin yakılmasıyla başlayan süreçte ,Katolik engizisyonundan Hitler’e kadar kitaplar yakılmıştır.XX yy. ortasına kadar tiran II. Nabukodonosor’un soyundan gelen tiranın öfkesinden kaçan onbinlerce İbrani için yazılmış olan Tekvin’den başka yaratılış hikayesi yoktur.

Şeytanın kurbanları olduğumuz tüm eğitim kurumları içerisinde bize öğretildi ve biz buna inandık. Atalarımız olan Adem ve Havva sıradan zevklerin bulunduğu Yeryüzü cennetinde oturur, her türlü paradoksal gerçekliğin olduğu bu yer hem doğulu hemde Rousseacu özelliği bünyesinde taşır. Panterlerle kuzular bir arada yaşar, demek’ki panterler otoburdur.

Cennet (Aden) bir İbrani buluşu değildir.Aden Sümerlerden gelir ve İÖ III-II yüzyıla kadar uzanır; Akad dilinde yine Cennet demek olan Adenu’dan türemiştir. Bu yer görüldüğü kadarıyla ne İbranilere aittir nede tüm zamanlara çünkü Arkeologlar Tekvin’deki Adenu’yu sulayan tek bir koldan kaynağı olan dört ırmağın yani , Pişon , Gihon, Hidekel, ve Perat’ ın Basra körfezine döküldüğünü düşünürler. Bunlar Fırat ve Dicle’ nin iki ana kolu olmalıdır. Kısacası Cennet eskiden Irak’ta olmalıdır.

Adem ve Havva masumdur daha sonra Şeytan Havva’yı baştan çıkarmış, yenik düşen Havva daha sonra Adem’i baştan çıkarmıştır.Böylece kötülüğün ne olduğunu bilmeyen ilk insanların günahlarının ağırlığını sonsuza dek taşırız.Hukuksal yönden bir suçun oluşabilmesi için Kanuni Ehliyet şartı aranırken Tanrının böyle bir ehliyet arama derdi yoktur.

Peki Tekvin’de çıplak yılan olarak tasvir edilmiş olan bizim Şeytanımızmıdır.?

Bahçenin ortasında bulunan ağaç meyvasından yerlerse ne adem’in nede kendisinin öleceğini ilk kadına söyleyen bu yılan Şeytanmıdır. ?

Söz konusu ağaç iyiliğin ve kötülüğün sembolüdür. Dolayısıyla iyiliği ve kötülüğü bilmeyi yasaklayan Tanrısal emir tartışmaya açıktır.

Tanrıya saygı , iyiliğin ve kötülüğün bilinmesini gerektirmezmi. ?

Tanrı iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunun bilinmesini yasaklamış olabilirmi. ?

Dahası bu yılan meyveyi yerlerse tanrılar gibi olacaklarını söyler. Ancak ölümü cennetten çıkışta tanıdıklarından ,önceden zaten ölümsüz olduklarından Tanrı gibi oldukları ve bunun yılan kadar uyanık bir hayvana yakışmayacak mantıksızlıkta bir söylev olduğu düşünülebilir.

Hakikat çok basittir : Adem ve Havva sevişmişlerdir, günah buradadır. kadın ve erkeği yaratıp bunları sıcak bir bahçede çırılcıplak bıraktıktan sonra kaçınılmaz günahı bekleyip sonrasında alevlerle tehdit etmek pek anlaşılır bir şey değildir.

Kötülük ağacı bir simgedir, tıpkı bütün simgeler gibi anlamı muğlaktır, peki yılanda böylemidir. ?

Bundan kuşku duyulabilir çünkü Tanrı ona yılan olarak hitap etmiştir : karnının üzerinde yürüyeceksin ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin. Ve şöyle devam eder : ve seninle kadın arasına ve senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım. (Zaten başka türlümüdür.?)

Aden bahçesinde yılan ve insan zürriyeti mesafe yokmudur.?

Dahası yılan kılığına girmiş Şeytan ise cennete işi nedir. ? Bu Tanrının kötülüğüde yaratıp cennete sürdüğü anlamıdamı taşır. ? Eğer böyleyse Adem ve Havvanın cennette oturan birinin davetine uymuş olması nasıl cezalandırılabilir. ?

Cennetten kovulma , ilk gelen insanları pek etkilemez, entelektüel birikimleri ve fizikleri olağan üstü şaşırtıcıdır.Fakat dahada şaşırtıcı olanı Tanrının insanların yeryüzüne yayılmasından hoşnutsuz olmasıdır.Tanrısal hayal kırıklığının sonucunu tüm yaradılış öder ve Tufan olur.

Bu yılanın bir oyunumudur yoksa kendinden daha fazla geçim maddesi biriktiren kardeşine öfkelenen Kabil’in cinayetinin bir sonucumudur. ? Bu durumda gökte uçan kuşun suçu nedir. ?

Görüldüğü üzere Yahudiliğin başlangıcından itibaren kötlüğün kaynakları belirsizdir.Bununla kast edilen yazılı Yahudiliktir ; çünkü İncil mezapotamya arkeolojisi tarafından Habiru, İbraniler adı altında bilinen halkın oluşumundan sonradır.Hatta İncil çok sonradır. Çıkış sonrası , yani Kudüs’ün İ.Ö 587’de II. Nabukodonosor tarafından zaptedilmesi ve yok edilmesi , İ.Ö 538’e dek babilde Yahudilerin esir edilmesi sonrası yazılmış , farklı öğelerden oluşan bir metindir. Demek ki Tekvin Kudüs’e geri dönüşte yani V. yy başında yazılmış olmalıdır. Dahası ,Tekvin’e göre yaratıcının hayal kırıklığı ile kendi yarattığı oğullarının gürültüsüne kızan Babil’in çabuk öfkelenen yaratıcısı Apsu arasındaki benzerlik insanı etkilemez. ? Ya da Tanrı Enki ve sarhoş eşi Ninmah tarafından insanlığın eğri bacaklı ve başarısız olarak yaratıldığı yaratılış hikayesine nasıl benzemez. ? Üç durumdada yaratıcının başarısız kalmış ilk yaratılışı vardır, bu tanrısal öfkeye neden olur ve artık Şeytan ‘ a gönderilmeye ramak kalmıştır.

Babil sürgününde alınan sadece yaratılış değildir, Nuh’un hikayesi Babil efsanesinde bulunur.

Peki Yahudiler kendi şeytan yorumlarını nerden almışlardır.? Çünkü şeytan diye adlandırılmış olsada Cenneteki yılan Şeytanın bir taslağıdır.Babil destanında bir baştan çıkarma bölümü vardır ve buradaki terimler Tekvinde Adem’in Havva tarafından baştan çıkarılmasını hatırlatır : Tanrıça İştar ‘ın cazibesine kapılan Endiku kendini “ bilgelik ve büyük bir bilgiyle” donanmış bulur.İştar’ın sevgilisine yönelttiği sözler yılanın tanrı gibi olacaksınız cümlesiyle şaşırtıcı olarak benzer. Fakat İştar , Babil dininde özellikle bir kötülük ruhuyla özdeşleştirilmiş olmaktan uzaktır ; kuşkusuz , baştan çıkarıcı bir Tanrıçadır, çılgın ve kimi zaman acımasızdır, ancak kötülüğü temsil etmez.

Tekvinin özgünlüğü şeytanın habercisi olan bu yılanı keşfetmiş olmaktır. Peki Şeytan baştan itibaren varmıdır. ? İlk bakışta Tanrının Kabil‘i azarlamasının düşündürdüğü şey budur.Kabil ilk mahsulünden elde ettiklerini Tanrıya sunduğunda tanrı bilinmeyen bir sebepten bağışı kabul etmez.

“ Eğer iyi davranırsan o yükselecek mi. ? ve eğer iyi davranmazsan ,günah kapıda pusuya yatmıştır ;ve onun istediği sensin”

Ortadoğuda bolca bulunan kim olduğu belli olmayan basit bir cin konusudur, fakat şeytan değildir. Bunun kanıtı meseller Kitabı’ndaki Şeytan hakkında söylenenlerden anlaşılır.

“ Ve Tanrı oğulları rabbin önünde kendilerini takdim etmeye geledikleri gün vaki oldu ki, onların arasında şeytan’da geldi.Ve rab şeytana dediki : nereden geliyorsun ? Ve şeytan rabbe cevap verdi : Dünyada dolaşmaktan ve oradan gezinmekten. Ve rab şeytana dedi : Kulum Eyübe iyice baktınmı ? Çünkü dünyada onun gibisi yok ; kamil ve doğru adam…”

Göksel konseyde Şeytan , tanrının yakını olarak bulunur.Bu şeytanın aşağı aşağı bir tanrı olarak, fakat yinede tanrı olarak görülmesidir. Burada , Vedacılıktan türeyen dinleri ve Triker Loki’yi çağrıştırır. tanrının onayıyla Şeytanın zavallı Eyübü sınayacak fakat her şey yoluna girecektir.Nihayetinde şeytan tanrısal istencin aletidir.Bu istençler, paradoksal biçimde , Eyüp’ün görüldüğü kadar erdemli olup olmadığını öğrenmeyi hedefler.

Demek ki şeytan gözden düşmüş melek, ağzı salyalı isyancı, tanrının yeminli düşmanı değildir.Bu aynı zamanda peygamber Mikaya’nın İsrail kralı Ahab’a anlattığı hikayeden edinilen izlenimdir.

Eyüp’ün hikayesinde kışkırtıcınınkine benzer bir konuşma, Mikaya’nın yürekliliği işe yaramaz : Peygamberin başı Sedecias onu tokatlar , ardından kral onu hapse atar.Demek ki Tanrı Ahab’ın yenilmesi niyeti gerçekleştirmiştir ve bunuda esrarengiz Yalan Ruhu sayesinde yapmıştır.

Bu şaşırtıcı anlatılar eski bir Mısır hikayesinde görürüz : Bir generali savaşa göndermek isteyen Osiris , ona ruhları gönderir ;

İki cin onun içine girdiler ve onda kalbi şenliği unuttu.Yaşam adına ,kardeşlerim, savaşmak istiyorum.!

Yahudi tanrısı hiç süphesiz Osiris kurnazlığından esinlenmiştir.Dinlerdeki mitler gibi tanrısal kurnazlıklarda dinden dine geçmiştir.Bu iblisvari Ruh Tanrının müttefiki olduğunu İşaya kitabında görürüz.Mısır’la ilgili tanrısal lanetin taşıyıcısı kehanette Tanrının kabile başkanlarına kafalarını karıştıran bir ruh gönderdiği duyulur.Bunun üzerine Mısır kendi kusmuklarına basan bir sarhoş gibi sendeleyecektir.

İ.Ö VIII-VI yüzyıllar arasında yazılmış İşaya kitabında Yahudiliğin ne Şeytanı nede Cinleri Tanrının düşmanı olarak değil daha çok omum hizmetkarları olarak temsil ettikleri bir kez daha kanıtlanır.

“ Ve Abimelek üç yıl israile reis oldu.Ve tanrı Abimelek’e şekem erleri arasına kötü bir ruh gönderdi…”

Şekemler , gerçektende yalancı ve namussuz insanlardır, Yerubamel’in yetmiş çocuğunu katederek bir kölenin oğlu olan Abimelek’i kral seçmişlerdir.Tanrısal dalaverelerin etkileri yıkıcı olmuştur.

Görüldüğü gibi , İblis görevlileri Yehovanın intikamlarını kesin olarak yerine getirir.Kişisel amaçlı vasat ve sefih işlere kendileri vermediklerinde İblisler göksel kahyalardır.Yani tanrının hem hizmetkarı hemde müttefiki.

Fakat I. Tarihlerde durum başka türlüdür.Şeytan yeniden ortaya çıkar , bu kez Davut’a bahtsız bir karar vahyeder : bir sayım yapmayı emreder ; oysa bu sayım vebaya yol açacaktır.

“ Ve Şeytan İsraile karşı kalktı ve İsrail saymak için Davudu tahrik etti. “

Tarihler Helenistik dönemin başlangıcıdır, yani İ.Ö III yy demek ki Şeytan iki yüzyıl içinde nitelik değiştirir, artık tanrıyla işbirliği yapmamakta kendi hesabına çalışmaktadır. Yaklaşık iki yüzyıl sonrada Tanrı Konseyinin eski üyesi yine statü değiştirmiştir.Essenililer tarafından Kumranda İ.Ö II ikinci yarısında yazılmış iki Ahit arası metin olan Jübileler kitabının öne sürdüğü gibi zamanın sonunda ne şeytan olcaktır nede kötülük ve İsrail ülkesi sonsuza dek temizlenmiş olacaktır.O dönemde Ferisiler dünyaya 6 binyıl, klise babaları ise yaratılıştan itibaren 7 bin yıl vermekteydi.Kozmoloji daha sonra bu tarihleri değiştirmiştir.

İbranilerin Şeytan fikri İ.Ö VI yüzyılla İ.S I. yy arasında değişir.Şeytanlar Yahudiliği İ.Ö 150 ile 300 arasında işgal etmiştir. Ölüm cini Mevet, çocuk hırsızı Lilith, veba cini Reshev, cinlerin yardımcısı Belial , ve isayı baştan çıkaran Azazel , rolü tam olarak belli olmasada Şeytan’ına bunlara ekleyebiliriz.

Yahudilikte cehennem yoktur. Ölülerin gittiği Şeol bizim cehennem anlayışımızla kıyaslanamaz. Burası bir sessizlik ve unutma yeridir.Ölen bütün insanlar oraya gider.Dönüşü yoktur.Bu terimde mezapotamyadan ithal edilmiştir.Tıpkı Asur-Babillilerin Arallu’sunda yazılı olması gibi. Bu Eyüp kitabına göre tüm insanların buluşma noktasıdır.Ne cehennem vardır nede cennet, tıpkı Hristiyanlığın daha geç keşfi Araf gibi.

Ruhun ölümsüzlüğü fikri eski ahitte yer almaz.İ.Ö II. yy ölülerin dirilmesinden söz eden İbrani İncilinde ortaya çıkacaktır.

Eski Ahitte şeytan karşısında Yahudilerin ilgisizliği saul’un Endordaki cinci kadını ziyareti bölümüdür. Bu ziyaret olağan üstü simge şiirsellik taşır.(Samuel I ) Filistinliler İsrail üzerine saldırı için birliklerini Shunem sınırına yığdıkları dönem başlar.Saulde ordularını Gilboaya yığar. Tanrıyla irtibat kurma denemeleride sonuçsuzdur.Samuel ölmüştür ve saul cincileri ve bakıcıları memleketten kaldırmıştır. Bu bağlamda eski ahitin hiçbir yerinde yer almayan ölüler yoluyla gelecekten haber veren falcılar yada medyumlara danışmanın yasaklanmasından değil , Samuelin hayaletinin dirildiğini gören Saulun korkusundan kaynaklanmıştır.Cinci kadın samuelin hayaletini çağırarak savaşın sonucu hakkında ; savaşı baştan kaybettiğini ,üç oğlunu savaşta kaybedeceğini saula bildirir.Saul yenilir ve hikayenin devamı doğrulanır.

Ortaçağ Avrupa terminolojisinde ruh-büyücü , yani Şeytanla pazarlık yapan ve sonsuz lanete mahkum kişinin medyumluk mesleği şeytansı değildir.Tam tersine dolaylı olarak Tanrının sesidir. Eski ahitte kötü ruhunun samuelden ayrılması , kötü ruhun cin olduğunu ve tanrının niyetinin bir parçası olduğunu ortaya koyar.Demek ki eski ahitte tanrı hem iyilik hemde kötülük’tür.Yani ahitte ise Şeytan daima tanrının düşmanı olarak karşımıza çıkar.Bu dünyanın prensidir.Şeytan eski ahitte kötülük değildir tanrı iradesinin gerektirdiği ıstıraptan başka bir şey değildir.

Yunanlıların eşdeğer sözcüğü diabolos sözcüğüyle cevirdiği Har-Shatan yani hasım adı bizim şeytan buradan gelmiştir.Şeytan tanrının hasmı olsada onun hizmetkarıdır, tanrının kaybetmesini istemez, çünkü bu kayıp yaratılışın ve kendisininde sonu olacaktır.Bu dünyanında tanrısı olan iyilik tanrısı dünyayı denge unsuruna göre kurmuştur.

Eski ahitin hayranlık veren en derin dersi , İÖ VII ya da VI yy da dünyanın efendisi olan ve kötülüğe hoşgörü gösteren bir tanrı kavramının teolojik güçlüğünü çözmüşlerdir.Bu daha sonra Gnostiklerin içine düşecekleri güçlüktür.Gnostikler bu güçlükten yapay bir kavramla çıkarlar : Biri yalnız tinsel diğeri yalnız maddi olan iyilik ve kötülük’ün üstünde yer alan gerçek yaratıcı Demiurgos.

Eski ahitin tanrı –şeytan ittifakı Musanın üçüncü kitabı levelilerde görülür.Bu kitap neredeyse incildeki buyrukların yarınsı içerir.Musanın kardeşi olan ve tanrıya kurallara uygun olmayan kurban sunduğu için cezalandırılan Harun iki oğlunun ölümünden sonra tanrı musaya görünür ve şöyle der : Harun, Yahudiler için iki teke ve bir koç alacak ve tapınağa gidecektir, orada tanrı kefaretgahının üzerinde belirecektir, Harun belirli saatte orda olacak yoksa ölümle cezalandırılacaktır.Tanrının kabul ettiği tekeler ilahi bir işaretle belirlenecektir.Diğer teke Azael’ e sunulacaktır. (şeytanın kendisi değilse-yardımcısı) Bir uçurumdan aşağı atılacaktır.Bu ünlü günah keçisidir.

Böylece şeytan günah keçisi haline konularak dünyada yolunda gitmeyen her şeyin yükünü çekecektir.İÖ. III yada II yy kadar Tanrının tescilli bir düşmanı olan bir şeytan varlığı yoktur.Şaşırtıcı gelsede bu tüm metinlerde böyledir.Yinede şeytan Yahudilikte vardır ve hristiyanlık şeytan’ı Yahudilikten almıştır.Tüm yeni ahit şeytan ve cinlerin kötülükleriyle doludur.İncil yazarları Eski ahite ait kısıtlı bilgiye sahiplerdir.Tüm bilgilerini Essenlilerden almışlardır.

Peki şeytan ne zaman , nasıl rol değiştirmiştir. ?

Değişimin habercisi Hristiyanlıktan öncedir.Şeytan ve cinlerin tanrı düşmanı olarak çıktıkları ilk metinler Enoş kitabıdır.Kısmen esenlilere ait olduğu düşünülsede karma bir kitaptır.Gnostisizmin bir çok izine raslanır.Şeytanın politik bağlamını burada anmak, tarih sahnesinde olmayan İsanın rolü ve sürecini kavramada önemlidir.

Yahudi metinlerinde şeytan karşısında kararlı bir tavır takındıkları dönem Helenistik Yahudi dönemidir.Helenizm , Yahudiliği kısmen yutmak üzeredir.Yahudiler babil karanlığından tam kurtulmuşlardır ki, İskender imparatorluğunun etkisine girmişler , 1949 Filistinde Yahudi merkezi kuruluncaya kadar olan ki süreç başlamıştır. İ.Ö 175 ‘ten itibaren Helenleşmeye başlayan Yahudilik , Büyük rahip Jason kudisü tamamen Helenleştirmiş en kötüsüde ismini Antiokheia olarak değiştirmiştir.Kurumlar helenistiktir.Sünnet artık terk edilmeye başlanmıştır.jason kendisinin yerine geçen meles adlı büyük rahibin dahada Helenci olduğu kanısındadır.Ardından 2 rahibin ; Menelasın aristokrat yandaşları ile Jasonun halktan gelen taraftarları anlamsız biçimde bir birlerinin kanlarını dökerler.Filistin efendisi ve Suriye’nin selefki IV Antiokhus bu saçmalıklara çok kızar ve Yahudiliği tümden yasaklar.Buna isyan eden ; antik Yahudiliğe sadık kalan Mattatias ve altı oğlu vahşi şekilde pağan tanrılara kurban veren bir yahudiyi toplum önünde öldürür. Böylece Yahudiler ve pağanlar arasında gizli savaş başlar. 70 yılında Titus’un Kudüsü yağmalamasıyla Yahudilik tümüyle tasfiye edilmeye başnacak ve yok olma tehlikesiyle karşılaşmıştır.Kesin biçimini almayan iki buçuk yüzyıllık gerilla savaşı ve en ünlü dönem isa’ nın çarmıha gerilmesi ardından gelen süreçtir. Politik ve din savaşları beraber yapılmaktadır. Makkabiler Tora’yı canlandırmak hemde kişisel hırsları için savaşırlar. Zaferleri politik arenada sürekli bocalar.Mirascıları Yonatas Helenizmin cazibesine kapılacak ve Isparta ile dostluk anlaşması imzalayacaktır.Yine ardılı IV Alexandros İannaios ‘da Yahudi kralı olarak yunan karakterlerini para üzerlerine basacaktır.Sondan bir önceki kral II. Yohannes Hykanos Helen karşıtı Essenlileri katledecektir.

Bunların tümü XX yy. yeniden yorumlanmıştır.Essenlilerin öncülü , son derece ünlü olduğu kadar gizemlide olan, adalet sahibi adıyla tanınan , vahşi şekilde çarmıha gerilerek öldürülmüştür. Assomilerin hangisinin öldürüldüğü bu yüzyılda bile hala tartışılmaktadır.

Gerçek olan Helenizmin kışkırtmalarına teslim olan Helen karşıtı Makkabilerin kökeninde , kendilerine kaynaklık eden isyan ruhu tekrar alevlenir.Yahudiler artık pağan işbirlikçilerini red eder. İ.Ö II yüzyılın ortasına doğru bu öfkeyi dile getirerek bir grup essenli çöle çekilir. Helenle özdeşleşmeye çalışan gruplar tarafından küçümsenir ve aforozlar birbirini izler.Kudusün en saygın Essenlisi ilahi Gnostik abidelerinin yorumcusu Adalet sahibini ölüme Mahkum edilir ve çarmıha gerilir.

Günümüzde kökten dincilik olarak adlandırılan bu eğilimle dinsel sertlik derinleşerek Eski ahitten kopma meydana gelir.Şeytan , Eyüp kitabında gördüğümüz göksel meclis üyeliğinden statüsünü resmi olarak kaybeder.Yahudi inancı Paul’ün getirdiği değişikliklerle cehennemi bir hal aldı. Pavlus , ilk havarilerin azgın muhalefetine rağmen , İsacılığı Roma Hristiyanlığına dönüştürmek için Yahudi kökeninden kopardığında ‘da bu cehennem vari halini koruyacaktır.

Şeytan adı yada eş anlamlısı babil, Baal, Belial adı ne ölü deniz yazmalarında nede iki ahit arası metinlerde tanrısallıkla özdeşleştirilmeden karşımıza çıkmaz.İlahiler yazılarında damas belgesi denilen Damas ülkesindeki yeni ittifak üzerine belgede savaş üzerine yazılarda kötülük prensinin tanımlaması kesindir artık. Belial yok olmaya mahkumdur ; Işık prensinin yükselişi karşısında yok olmalıdır, kimi zaman aldatma ruhuyla karanlıklar meleğiyle özdeşleşir.Düşman olarak görünür ve tanrıdan tamamen ayrıdır.Sancak ve boru taşımayla ilgili anlatılarda (Esseniler savaşa iyi hazırlanır) ; Tanrının öfkesi Belial ve onun nasibindekilere istisnasız herkese karşı kudurmuştur. “

İki ahit arası metinler ve kurman metinlerindeki eskatolojide Şeytan rolüne ilişkin tutarsızlıklar ortadadır ; tüm yazarlar şeytanı tanrı düşmanı olduğu konusunda hem fikir olsalarda her yazar farklı fikirle yorum getirir.

Tekvine kadar uzanan metinlerde yeni ayrıntı kadının şeytan müttefiki olmasıdır. Çünkü Essenlilerin temeldeki kadın düşmenlığı fırsat buldukça ortaya çıkar ve kadını şeytanın hizmetkarı olarak suçlarlar.

“ Kadın kötüdür, çocuklarım, erkek üzerinde otoriteleri ve güçleri olmadığından onu kendilerine çekmek için yapmacıklıklara başvururlar…Kadın erkeği açık açık karşısına cıkarak yenemez , fahişe tavırlarıyla onu aldatır. “

İki ahit arasındaki Ruben vasiyetinde “şehvetperestlik aklınızı Çelmiyorsa Beliar size boyun eğdirmez.”

Şehvetperstlik sizi tanrıdan uzaklaştırarak Beliar’a yaklaştırır. Bu oldukça raslanan düşüncedir. Essenliler evliliğe düşmandır, dahası fiziksel güzelliklerinden emin olmadan kimseyle evlenmezler. İki ahit arasında yazılan başka bir metinde “ Adem ve havanın Yunan Yaşamında “ : havanın cennete oğlu şit eşliğinde geldiği anlatılır, şit bir hayvanın saldırısına uğrar ve Havva hayvanı azarlar.hayvan şu karşılığı verir : tanrının sana yemeği yasakladığı ağacın meyvesinden yedin ve bizimde doğamız bozuldu. Burada cennetten kovulma sonrası yaşamın tüm kötülüğü ilk kadının hesabına yazılır.

Essen ideolojisinde iki dönemin birleşme noktasında Yahudiliğin büyük krizi diye adlandırılan ; Essen ideolojisinde şeytan tanrının yeminli ve ezeli düşmanı olarak tanımlanmıştır. Bu evrim Essen Yahudiliğinin derinliklerinden dalga dalga yayılan mutlak ikicilik Gnostisizm akımına doğrudan yansır. Dünyanın tanrı ve şeytan arasındaki paylaşımı tamamlanmıştır.

Bu ikicilik Yahudi keşfi değildir. İlk önce İ.Ö VI Mazdacılık tarafından formüle edilmiş . Zerdüşt sonrası İranlılarda evren iki temel kutup etrafında şekillenir.Tanrı –Ahura Mazda ve Şeytan –Ahriman. Pers ve medler babili işgal ettiklerinde Yahudiler orda tutsaktır ve onları pağanların elinden kurtarırlar. Yahudilere iyi davranılır, babil rahipleri katledilir. Darius ardından gelen Artakserkses zamanında Kudüs tapınağı ve duvarları inşa edilir, Ezra yine onun sayesinde Yahudanın şefi ilan edilir. Yahudilere göre persler kalıtımsal olarak iyidir. Yahudilerin Perslilere göstermiş olduğu ilgilinin politik sebepleride vardır : Babili bağımlılığa zorlayan Perslerdir.Bu dönemde Yahudilik Mazdacılığı tanıyacak zamana ulaşmıştır.

Sami halklarının ölümden sonra yaşama olan eski inançları persler tarafından ölümsüzlüğe kadar götürülerek Yahudi doktrinlerine girmiştir ve bu basamaktan bir adım yukarı atarak Hristiyan teolojisini doğrudan etkilemiştir.Başka dinler gibi Yahudilikte Mazdacılık biçimi altında Zerdüşt tarafından yenilenen Vedacılıktan kaynağını almıştır.

Dört yüzyıl sonra Yahudi-Pers bağları silinmemiş İ.Ö 53 yılında parthlar Romalılara yenilgi yaşattıklarında Filistin Yahudileri ,şam nabantinleri, çöl Arapları ve Palmyralılar gibi umut olarak yönlerini Perslilere cevirmişlerdir. Zerdüşt dini tek tanrılıdır ve melek denen göksel yaratıklar fikirlerini onlardan almışlardır.Ahura Mazda adının –Hakikat, adalet , Yahudiliğin son adımı essencilikte Adalet sahibi olarak kullanılması Mazdacılığın Yahudiliğe dönüşünün güçlü girişimleridir. Ancak Yahudi halkının kimliği bir çok sentezi beraberinde taşımaktadır.Umutsuzluğa düştükleri dönemde düşmanı ödünç aldıkları şeytan tasfiri ile damgalamışlardır.

Essen Yahudileri arasında mezapotamya nefreti kadına atfedilen simgesel role kadar uzanır.Kadın mezapotanya mitolojisinde büyüleyici iştar adıyla cadıdan başka bir şey değildir.En korkunç silahı beyniyle birleştirdiği vajinasıdır. Başta gılgamış olmak üzere saf ve soylu erkekleri sürekli hırpalamaktadırlar.Özellikle eski ahit ve babil tutsaklığından sonra iki ahit arasında kadının tamamen gözden düştüğü görülür; bu metinlerde kadının adeta doğanın hatası düzeyine indirilmiştir.

Mitracılık doğuya doğru erilleşerek gelmiş , mezapotamyada tümüyle erkek kardeşliğine dönmüştür. Mezapotamyadaki bu kadın düşmanlığı kolayca kabul görmüş geriye tekvini yazmak kalmıştır.Tüm günahlar havanın hesabına yazılarak şeytan ve kadın düşmanlığınında temelleri atılmış olur.

Ocak 7, 2010

Beyaz Piramitler – Xian

Kategori: Yasak Arkeoloji — neferkaminanu @ 14:40

1912 yılında Turizm firması sahipleri Fred Meyer ve Oscar Maman Çin topraklarında batı ülkeleri tarafından bilinmeyen devasa piramitler olduğunu bildirmişlerdir.

2 Dünya savaşı sırasında Hindistandan Chungking’e malzeme taşınyan Amerikalı pilot James Gausman teknik bir arıza sonrasında alçak irtifadan uçmak zorunda kalınca dev bir piramitle karşılaşır. Karşılaştığı bu devasa parlak piramittin , parlaklığı sebebiyle metal veya taş bloklardan yapıldığını düşünerek fotoğraflarını çekmiştir.Gausman ‘a ait bu resimler 28 Mart 1947 tarihli New York Times dergisinde kamuoyuna duyuruldu fakat arkeologların tüm ısrarlarına rağmen Çin hükümeti tarafından incelenmesine izin verilmedi ve konu kamuoyu gündeminde soğudu.

100

1947 Tarihli New York Times

1947 yılında gündemden düşen konu Yeni Zelandalı araştırmacı Bruce L.cathie Çin Büyükelçiliği ve Amerikan hava kuvvetleriyle yaptığı görüşmeler sonrasında yazmış olduğu ” The Bridge İnfinity ” adlı eserinde puzzle’ın parçalarını yerleştirerek piramitlerin Mısır ve meksikadakilerin bir benzeri olduğunu piramit ve temelin 450 m , piramit yüksekliğinin ise yaklaşık 300 m olduğuna çalışmasında yer verdi.Batı bilim dünyası yapılan bu çalışmayı ve piramitleri sürekli red ettiler.  Bağımsız araştırmacı ve Bilim adamlarının gündeminden düşmeyen konu her türlü engellemelere rağmen konu yasak arkeoloji cephesinde incelenmeye devam edildi.1994 tarihinde Alman yazar Hartwig Hausdorf çin topraklarına yapılan kültür turlarından elde edilen fotoğraflar doğrultusunda , bu tür yapıların çin topraklarında olduğu yönünde hazırlamış olduğu ” Weibe Pyramide Die ” adlı kitabı yayınlamıştır.

101

Batı bilim dünyasının ısrarla inkar etmiş olduğu piramit teknolojik imkanların artmasıyla Çin hükümetinin piramitleri saklama çabalarına rağmen uygu görüntüleri alınmıştır.

102 34,26 Kuzey ve Doğu 108,52 koordinatları altında iki piramit.

103

Bir başka piramit 34,24 Kuzey ve Doğu 108,45

104

Şehir Xian yakın bir alanda küçük piramitler.

105

106

Giza – Shaanxi karşılaştırma

Bağımsız bilim adamlarına yapılan her türlü engellemeye rağmen bölge üzerindeki irili ufaklı piramitlerin koordinatları belirlenmiştir.Aynı zamanda Araştırmacı Bruce L. çin kayıtlarını deşifre ederek piramitlere yapılan atıflara kitabında yer vermiştir. Bunlardan bir tanesi ; Çinli Tarihçi Sima Qian (MÖ.145-86) ” adil bir imparator tepenin altında çim ve ağaçlar yetiştirdi.Görünüşe göre tepenin insan yapımı olduğu , 140 ayak yükseklikte, beş teraslı …”

Bazı koordinatları:

Maoling Mausoleum 1: size 222 x 217 m, 34°20′17″N 108°34′11″E Maoling Türbesi 1: boyutu 222 x 217 m, 34 ° 20′17 “N 108 ° 34′11″ E

Pyramid 6: size 153 x 158 m, 34°21′47.16″N 108°37′49.80″E Piramit 6: boyutu 153 x 158 m, 34 ° 21′47 ,16 “N 108 ° 37′49 ,80″ E

Pyramid 7: size 149 x 155 m, 34°21′42.48″N 108°38′24.36″E Piramit 7: boyutu 149 x 155 m, 34 ° 21′42 ,48 “N 108 ° 38′24 ,36″ E

Pyramid 11: size 155 x 154 m, 34°22′29.64″N 108°41′51.36″E Piramit 11: boyutu 155 x 154 m, 34 ° 22′29 ,64 “N 108 ° 41′51 ,36″ E

Pyramid 15: size 219 x 230 m, 34°23′52″N 108°42′43″E Piramit 15: boyutu 219 x 230 m, 34 ° 23′52 “N 108 ° 42′43″ E

Pyramid 31: size 126 x 149 m, 34°14′09.00″N 109°07′05.00″E Piramit 31: boyutu 126 x 149 m, 34 ° 14′09 ,00 “N 109 ° 07′05 ,00″ E

Pyramids 33,34,35: bigest 160 x 167 m, 34°10′45.00″N 109°01′41.00″E Piramitler 33,34,35: bigest 160 x 167 m, 34 ° 10′45 ,00 “N 109 ° 01′41 ,00″ E

Huang-ti Mausoleum 37: size 354 x 357 m, 34°22′52″N 109°15′12″E Huang-Ti Türbesi 37: boyutu 354 x 357 m, 34 ° 22′52 “N 109 ° 15′12″ E

107

Konuyla İlgili Kaynakçalar :

- Krassa, Peter: “…und kamen auf feurigen Drachen”, Vienna, Austria 1984. Krassa, Peter: “… und Kamen Antrag auf feurigen Drachen”, Viyana, Avusturya 1984.

- Hain Walter: Das Marsgesicht, Munich, Germany 1995. Hain Walter: Das Marsgesicht, Münih, Almanya 1995.

- Hausdorf Hartwig: Die weisse Pyramide, Munich, Germany 1994. Hausdorf, Hartwig: weiße Pyramide, Münih, Almanya 1994 Die.

- -”- : The Chinese Roswell, Florida, USA 1998. – “-: Çin Roswell, Florida, ABD 1998.

- Crowley, Brian; Hurtak, James J.: The Face on Mars, Australia 1989. Crowley, Brian; Hurtak James J.: The Yüz Mars, Avustralya 1989.

- Cathie, Bruce L.: The Bridge to Infinity, Boulder, USA 1989 (first edition USA 1983). Cathie, Bruce L.: The Bridge Sonsuz, Boulder, ABD 1989 (ilk baskı ABD 1983) için.

Ocak 6, 2010

Tarih Türklerle Başlar

Kategori: Yasak Arkeoloji — neferkaminanu @ 13:13

74 bin yıl önce başlayan ve bugün Almanya’nın Berlin şehrine kadar uzanan buzul döneminin 12 bin yıl önce sona ermesiyle, dünya ısısı 4-5 C° artmaya başlamıştır. Artan ısıya bağlı olarak buzulların erimesi ve şiddetli yağmurlar nedeniyle deniz ve göllerdeki su seviyesi 125 metre kadar yükselmiş, dünya iklim ve coğrafyasında büyük değişiklikler olmuştur. Bu değişikliklere Anadolu topraklarından bir örnek verecek olursak; şu anki Tuz gölü, o tarihlerde Konya-Ereğli Havzasını kaplayan büyük bir göldür ve Çatalhöyük de bu gölün kıyısında kurulmuştur. Anadolu’dan çok daha büyük yüzölçüme sahip olan Asya topraklarında da bu iklim değişikliği neticesinde çok sayıda su havzaları; akarsular, göller, ve iç denizler meydana gelmiştir.

Coğrafi koşulların içinde barındırdığı medeniyetler üzerindeki büyük etkisi vardır. Özellikle yaşamsal değeri olan suyun, uygun yaşam koşullarının sağlanmasında çok önemli bir faktör olduğu için de uygarlıkların var olması ve büyümesi bu su havzalarının bol olduğu yerlerde olmuştur. Türklerin ana vatanı olan Orta Asya toprakları için de durum böyledir ve Orta Asya topraklarında yaşayan Türkler suyun bol olduğu bu topraklarda yerleşerek, tarım yapmışlar, hayvanları ehlileştirmişler, yeraltı madenlerini bularak işlemesini öğrenmişler ve kültürel gelişmelerinin sonucunda da yazıyı bulmuşlardır.
Çok uzun sürece dayanan yazının bulunması ve kullanılması, bilgi ve belgelerin gelecek nesillere aktarılmasını mümkün kılmıştır. Bilim adamlarının Asya ve Avrupa topraklarında milyon yaşında kafatasları bulmuş olmaları insanlık tarihini milyonlarca yıl öteye götürmesine karşın, tarih yazının bulunması ile başlamıştır. Medeniyet, modernleşme, yaşam tarzındaki değişiklikler, yazının bulunması ve evrimleşmesi ile gerçekleşmiştir. Dünyada yazıyı ilk kullanan Türkler olduğu için de tarih, Türk’lerin yazıyı kullanması ile başlamıştır.

Asya kıtasının ortasında Baykal ve Balkaş, Issık göllerini, Ala Tau (Tanrı dağlarını) ve en eski yerleşim bölgesi olan Yedi Su’yu da içine alıp kucaklayan ve Hazar Denizine kadar uzanan bugünkü Altay, Tuva, Kazakistan ve Kırgızistan toprakları, ilk yazının ortaya çıktığı yerlerdir. Mağara resimleri ve Sıntaşlar’dan (anlam ifade eden heykelcik) sonra piktogramlar (resim vasıtası ile düşünceyi belirten yazı) 20.000 yıl önce, petroglifler (Kaya resimlerinin değişmiş ve yazılardaki sembol şekillere dönüşmüş biçimi ) 15.000 yıl önce, tamgalar (ilk harf sembolleri) 10.000 yıl önce, harfler ve sonunda alfabeye geçişin dünyada ilk örneklerinin olduğu yer Türkistan topraklardır.

Resim-1(Altın elbiseli adamın parmağındaki altın yüzükte, kafasına on adet tüy takılı bir insan kafası bulunmaktadır. On sayısı Türkler için kutsaldır. Resmin yanında bulunan yazıt kurgandan çıkarılan gümüş kap üzerinde yazılıdır.)

Altın elbiseli adama ait bir kurgan çizimi (Kazakistan topraklarında halen açılmamış birçok kurgan (mezar) mevcuttur)

Kurgandan çıkan Altın Elbiseli Adama ait başlık

Türklerin bilinen tarih boyunca Orta Asya topraklarında ve sonrasında bu bölgeden tufanlar başta olmak üzere çeşitli etkilerle dağıldıkları yeryüzünün çeşitli coğrafyalarında üstün medeniyetler kurduklarının kanıtını geride bıraktıkları binlerce eserde bulabiliriz. Kırgızistan’ın Talas bölgesinde Çiğimtaş (Çizgili Taş) ve Narın Bölgesindeki Saymalı Taş (nakışlı taş) (3500m yükseklikte, 90.000 kaya resmi), Talas Yazıtı,

Kazakistan’da Essik Kurganlarındaki Altın Elbiseli Adam (Resim-1), Tamgalı’da Tamgalısay (ilk Türk tamgaları,10.000 yıllık 1.000 piktoğraf), Ceti – Yedi Su yazıtları, Yakutistan’da Baykal-Lena yazıtları, Tuva’da Uluğ-Kem Sülyek Köyü-Karayüz yazıtı, İtalya’da Etrüks yazıtları, Moğolistan’da Kül Tigin yazıtları, Yenisey yazıtları (şimdilik bilineni 107 tanedir), Rusya Uluğ Kem, Şülyek Köyündeki Yazılıkaya Karayüz yazıtı, Altaylar’daki Pazırık Kurganı ve yazıtları, Anadolu’da; Antalya Side yazıtı, Eskişehir’in Han İlçesinde Yazılıkaya (Resim–3) ve Uçuz yazıtları, Ankara Polatlı Yassı Höyük yazıtları, Erenköy yazıtı (Resim-4) , Ergani yakınındaki Çayönü yerleşmesi, Gevaruk yaylası Özalp ilçesinde Pegan köyü Resimleri, Salyamaç Köyü yakınındaki Cunni Mağarası yazıtları, Sat köyü civarındaki Sat Dağı resimleri, Side Harabeleri yazıtları, Van Tirşin yaylası Çilgir köyü yazıtları, Konya Çatalhöyük yazıtları, Ankara Polatlı da Yassı Höyük’teki Erken Türk yazıtları, Hakkari de Gevaruk yaylası Sat Köyü tamğaları, Antalya da Beldibi mağarasındaki tamğalar, Şanlıurfa Göbekli Tepedeki tamğalar, Hakkari Çelo Dağı Kahn-ı Melik ve Taht-ı Melih kaya üstü resimleri, Van Bölgesinde Cilo dağı Put Köyünde Kızların Mağarasında ki resimler, Başet Dağında Kaya üstü yazıtları, Erzurum ili Karayazı ilçesi Salyamaç Köyünde Cunni Mağarası yazıtları, Burdur Hacılar Höyüğünde kaya yazıtları, Çatalhöyük yazıtları, Van Tirşin alanı Çilgiri Köyü yazıtları, İstanbul Erenköy yazıtları, Antalya’da Beldibi’nde Side Yazıtları, Sinop kalesinde kapı yazıtları, Trabzon Mağara Yazıtları, Suriye Lazkiye’de Ras Şamra’ da Ugarit yazıtları, Ege denizi Lemnos Adası yazıtları(….), şu ana kadar bulunan ve bilinen eserlerden bazılarıdır.

1789 yılında Fransız Komutan Napolyon Doğu hakimiyetini sağlamak için Osmanlı’lara ait Filistindeki Akka kalesi önlerine gelir. Savaşı izlemek amacıyla da bir İngiliz İstihbarat subayı Akka’ya Anadolu topraklarından (İstanbul-Halep) geçerken Eskişehir Yazılı Kaya’ya rastlar. Bizans Kültürü ile yetişmiş bu İngiliz subayı Yazılı Kaya’yı Bizans kültürüne ait olduğunu ve metin içerisinde geçen “Midai ? ibaresinden dolayı da, tarihte yaşadığına şüphe ile bakılan, menkıbe kral Midas’a ait olduğunu iddia eder ve literatüre de bu şekilde geçer. Aynı şekilde Gordion diye anılan ve Ankara-Polatlı’da bulunan Yassı Höyük’ün de Kral Midas’a ait olduğu söylenmektedir. Bu da gerçek değildir. Kanıt olarak da, bu mezarın yapılan karbon testi neticesinde yaşının M.Ö.740 a ait olmasından anlamaktayız. Oysa bu tarihlerde Yunan Uygarlığı diye bir uygarlık (Yunan’a ait hiçbir yazılı eser) bulunmadığını Yunan’lı tarihçi Herotot’da belirtmiştir.

Erken Türk yazıtlarını okumadan o zamanki yaşam ve medeniyet hakkında fikir yürütmek mümkün değildir. Bu sebeple de bu eserlerin ve yazıların Türklere ait olduğunu, Erken Türk tarihi konusunda yaptığı araştırmalardan tanıdığımız Sn. Kâzım MİRŞAN tarafından bu yazıların okunması ile anlıyoruz. Fakat bu çalışmalar bazı tarihçiler tarafından kabul edilmemektedir. Zira bulunan eserlerin Türkçe okunarak, Türklere ait olduğunun kabul edilmesinin ne kadar büyük bir hadise olduğunu Atatürk’ün henüz daha genç bir subayken Sinop’ta yazmış olduğu şiirden anlıyoruz.

Gafil, hangi üç asır, hangi on asır
Tuna ezelden Türk diyarıdır.
Bilinen tarihler söylememiş bunu
Kalkıyor örtüler; örtülen doğacak.
Dinleyin sesini, doğan tarihin,
Aydınlıkta karaltı, karaltıda şafak,
Yalan tarihi görüp, doğru tarihe giden.
Asya’nın ortasında Oğuz Oğulları
Avrupa’nın Alplerinde Oğuz Oğulları,
Doğudan çıkan biz, batı’da yine biz,
Nerede olsa, ne de olsa kendimizi biliriz.
Hep insanlar kendilerini bilseler,
Bilinir o zaman ki hep biriz.
Türk sadece bir milletin adı değil,
Türk bütün adamların birliğidir.
Ey birbirine diş bileyen yığınlar,
Ey yığın yığın insan gafletleri,
Yırtılsın gözlerdeki gafletten perde,
Dünya o zaman görecek,
Hakikat nerede, hakikat nerede?

2.         Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk Tarih Tezi

Mustafa Kemal ATATÜRK’ün, Türk Tarih Tezinde Türklerin kökeninin Orta Asya olduğu resmen dile getirmiştir. Atatürk 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisinin 130ncu toplantısının açılış konuşmasının birinci oturumunda yaptığı konuşmada bu hususla alakalı şunları söylemiştir. “Efendiler, bu insanlık dünyasında en az yüz milyonu aşkın nüfustan oluşan büyük bir Türk Milleti vardır ve bu milletin yeryüzündeki genişliği oranında da tarih alanında da bir derinliği vardır. Türk Milletinin kökünün dayandığı Türk adındaki insan, insanlığın ikinci babası Nuh Aleyhisselamın oğlu Yasef’in oğlu olan kişidir… ?
Atatürk öncülüğünde 2 Temmuz 1932 ve 20 Eylül 1937 tarihlerinde yapılan Türk Tarih Kurultayları o devrin en ünlü yerli ve yabancı bilim adamlarının katılımlarıyla yapılmıştır. Fakat ne yazık ki Türk Tarihinin araştırılmasını amaçlayan bu çalışmalar Atatürk’ün ölümünden sonra durdurulmuştur.

3.         Türk ne demektir?

Güneyde Himalaya dağları, kuzeyde Kuzey Buz Denizi, doğuda Kore Denizi, batıda Balkanlar’a kadar uzanan coğrafya ile Asya ve Avrupa kıtalarının yani Avrasya olarak adlandırdığımız karanın milyonlarca kilometre karelik topraklarında, son buzul çağının sona erdiği 12 bin yıl zaman derinliğinde yaşamış insanlar, meydana getirdikleri yazılı eserlerde kendilerini Türk olarak adlandırmışlar ve ortak dil olarak da Türkçeyi kullanmışlardır.
Bu insanlar neden kendilerine Türk demişlerdir? Türk kelimesi ne anlama gelmektedir? Bunu, eski Türkçe yazıt olan ve edebi bir dille yazılan Türkistan’daki Orhun Abidelerinden öğreniyoruz.(Resim-5)

Resim-5

Bu yazıtta Türk, yaratana inanan anlamında kullanılmıştır. Fin Uygur Derneği Coğrafya Cemiyetinin 1890 yılında yayınladığı, Orhun yazıtlarının ilk çözümünü kapsayan, tahrif edilmemiş, aslına en uygun olan  ”Fin Atlası” kitabında birinci taş, doğu yüzü 38. satırda “Ökük Türök ? yani “Rabbani Türük “, “Tanrı Türü” denilmektedir. Türklerin Orhun Yazıtlarından önceki binlerce yıllık tarihinde, Asya’nın milyonlarca kilometre kare topraklarına yayılmış yaşarlarken kendilerine verdikleri ad; “töreye uyan” “yaratanını bilir”, “Rabbani Türk”, “Tanrısını tanır”, “Yaratanına bağlı” anlamlarında “Ökük Türök” dür. “Ökük Türök ” deki “Ök” (tanrı, yaratan) Türkçe deki ses uyumundan dolayı “ük” olmuş ve kelime böylece “türük” olarak okunmuş, günümüze de Türk olarak gelmiştir. “Ök ? ekinin günümüzdeki kullanımına “Öksüz ve Ökkeş“ kelimelerinde rastlayabiliriz. Yaratan anlamında kullanılan “Ök ? eki ile Öksüz, yaratanını yitirmiş, yetim anlamında, Ökkeş ise yaratanına bağlı anlamında kullanılmaktadır.
Yani günümüzden binlerce sene önce Türk kelimesi, o bölgede ve sonrasında tüm dünyaya yayılmış, yaratana inanan insanları tanımlamak amacıyla kullanılmıştır ve hiçbir zaman bir ırkı tanımlamak için kullanılmamıştır.
O zamanın anlayışına göre, günümüzde de olduğu gibi Türk olmak için Türk ana ve babadan da türemek gerekmiyordu. Zaten 18 yy. a kadar savaşların amaç ve yöntemlerini anımsarsak pratikte de bunun böyle olamayacağını anlarız. Bir birleriyle savaşan iki taraftan yenen, yenilen tarafın erkeklerini öldürmüş kadınlarını ise kendilerine eş olarak almış, bu şekilde de neslini devam ettirmiştir. Dolayısıyla saf, arı bir ırktan bahsetmek mümkün değildir.
Göçlerin uğrak yeri olan Türk’lerin yaşam yeri olan Orta Asya için de durum böyledir. Bu bölge içerisinde ve sonrasında dünyanın dört bir tarafına yapılan göçler (Resim–6) neticesinde ırklar, insanlar, medeniyetler karışmıştır, hakim kültür egemenliğini devam ettirmiştir. Bu büyük göçlerin neticesinde ise ortak kültürlerinde mevcudiyetlerini devam ettiren ana unsurun adı hep Türk olarak tarih boyu yaşamıştır. Bu büyük göçlerin neticesinde ise inançlarında asimile olmayarak Tanrısına inanan grupların adı hep Türk olarak kalmıştır.

Resim-6 (M.Ö.14.000 den M.S. 1200 yıllarına kadar devam eden göçler.)

4.         Etrüskler, Türk müdür?

Orta Asya’dan dünyanın diğer yerleşik yerlerine yapılan göçler sonucunda, Orta Asya’da gelişen medeniyet ve özellikle de yazı Avrupa’ya taşınmıştır. Binlerce sene süren göçler, ilk olarak M.Ö. 5.000’lerde İskandinav ülkelerine doğru başlamıştır. ETRÜSK olarak adlandırılan bu toplum İtalya’ya gelmeden önce, Fransa’da, Glozel’de ve Avusturya’da (M.Ö. 4.000) yaşamışlardır. Etrüskler’in M.Ö. 1.500’lerde Po ovasına oradan da maden bakımından zengin olan Etrürye denilen Toskana bölgesine yerleştikleri buralarda bulunan kalıntılardan anlaşılmıştır.(Resim-7)

Etrüsklerin hâkimiyeti kuzeyde Po ovasından Roma şehrinin güneyine kadar hem karada hem de denizde üstün bir medeniyet olarak sürmüştür. M.Ö. 600 yıllarında en güçlü oldukları dönemde Roma şehri M.Ö. 743 de Etrüsk’ lü Romulus tarafından kurulmuştur. Roma şehrinin simgesi olan ve Roma şehrinin değişik yerlerinde bulunan heykel, Türk’lere Ergenekon’da yol gösteren efsanevi hayvan dişi kurt Asena’nın memelerinden süt emen iki çocuk simgesidir. (Resim-8 )

Roma şehrini kuranların Etrüskler olduğu ve bunların da Türk oldukları, 2004 yılında Etrüsk mezarlarındaki kemiklerin genetik araştırmalarından da anlaşılmıştır. İtalya’da Ferrara Üniversitesi Genetik bilimci Prof. Guido BARBUJANİ, Firenze Üniversitesinden Prof. Davit CARAMELLİ, Bologna Üniversitesi Prof. Loredana CASTRY, Parma Üniversitesi Prof. Antonella CASOLİ, Pisa Üniversitesi Prof. Francesco MALLEGNİ, İspanya Barselona’da Pompeu Farba Üniversitesi Prof. Carles LALUEZA imzalı raporda yaşları 2700 ile 2300 arasında değişen 80 Etrüks iskeletinin genetik araştırması sonucunda Etrüsklerin Doğulu olduğu sonucu açıklanmıştır. Ayrıca, Etrüsklerin Orta Asya’dan gelen ama Hazar kuzeyinden gelip Avusturya’daki İnsburg bölgesi üzerinden İtalya’nın Po ovası bölgesine inen bir halk olduğunu, Sn.Kazım MİRŞAN’ın Etrüsklerden kalma üzeri yazılı belgeleri okumasından da anlaşılmaktadır.
İtalya’da 1995 yılında Etrüsk konusunda en yetkili bilim adamı olan Floransa’dan Prof.Dr. Giovannangelo CAMPOREALE, Sn Mirşan ile bir hafta süren görüşmeleri sonrasında Etrüsk yazıtlarının Erken Türkçe olduğunu kabul etmiştir.
Ayrıca araştırmacı yazar rahmetli Adile AYDA, “Etrüskler Türk mü idi? ? (Ankara 1974), kitabında da aynı konu işlenmiştir. Adile AYDA bu araştırmalarında özellikle Türkçe ve Etrüskçe arasında söz benzetmeleri yapmıştır. Adile AYDA ayrıca,“Herodot (M.Ö. 484-425 ) Attika halkının Helen asıllı olmadığını söylemekte? diyerek, Etrüsk’lerin Türk olduğunu belirtmektedir.
Roma’yı Kuran Etrüsklerin M.Ö. 100 yılına kadar bu bölgede üstünlüklerinin sürmesine karşın bir süre sonra kendi dillerini konuşmayı bırakarak Latince konuşmaya başlamışlar, sonrasında da kültürlerini kaybederek tarih sahnesinden yok olmuşlardır.

5.         Türkler ilk defa Anadolu’ya ne zaman girmişlerdir.

Türklerin Anadolu’ya ilk defa 1071 de Malazgirt zaferi ile girdiğini iddia etmek doğru değildir! Türklerin Orta Asya’dan başlayıp Avrupa içlerine kadar uzanan izlerine rastlanmasından anlaşılacağı üzere Anadolu topraklarının 7000 yıllık sahibi Türk’lerdir ve en köklü medeniyete sahip olan Türkler Orta Asya’dan Avrupa ve Anadolu’ ya, bir kısmı yine Avrupa’dan tekrar Anadolu’ya gelmişlerdir. Bunu İsveç, Norveç, Danimarka, Almanya, İsviçre, Romanya, Fransa gibi coğrafyalarda, bırakmış oldukları birçok tarihi eserlerde yer alan yazıların okunmasından biliyoruz.

Milattan önce Anadolu’da yaşamış ve çok gelişmiş kültürleri ile çevrelerindeki insanlara medeniyet aşılamış bir topluluk olan ve bugün “Frigler” olarak adlandırılanlar, Erken Türklerdir. Bunların AFYON-ESKİŞEHİR-ANKARA-UŞAK çevresinde bıraktıkları eserler hala ayaktadır. Frig’lerin günümüze kadar kalan en büyük eserlerinden biri Eskişehir ili Han Kazası Yazılıkaya Köyündeki “Yazılıkaya” anıtıdır. Etrüskçeye benzeyen Erken Türkçe ile yazılan Yazılıkaya Yazıtı 1965 yılında Etrüsk yazıtlarını okuyup 1970 yılında “Proto-Türkçe Yazıtlar ? adlı kitabını yayınlayan Sn. Kazım Mirşan tarafından 1994 yılında okunmuştur. Etrüsk yazıtlarının Etrüsk alfabesine göre (Resim-9) Türkçe okumasının yanı sıra 1998 Yılında “Etrüsklerin Tarihleri, Yazıları ve Dilleri ? kitabını yazan Sn. Mirşan, Etrüsklerin dil ve inanç yapılarını da inceleyerek Etrüsklerin Türklüğü konusunu açıkça ortaya koymuştur.
Resim-9 (Etrüsk Alfabesi)

Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Sn. Kazım MİRŞAN’ın yeni kitabını olan “İSKANDİNAVYA’DAKİ TÜRK YAZITLARI? kitabını yayınlamıştır. Bu kitap, İskandinav coğrafyasında M.Ö.2300-2700 yıllarına ait eserler üzerlerinde “FUTHARK ? yazısı olarak bilinen yazıların Sn. Kazım MİRŞAN tarafından “ERKEN TÜRK YAZITLARI ? olarak okunmasını kapsamaktadır.

6.         Çin’deki Beyaz Piramitler.

Doğu Türkistan’da Himalaya Dağı eteklerinde Tibet sınırına yakın Shensi Bölgesinde Çin hükümeti tarafından dünyadan gizlenen Beyaz Piramit (Resim-10) ve civarındaki 100 kadar diğer piramitler Türk’ün Orta Asya’daki geçmiş tarihinin birçok sırlarını içlerinde saklamaktadır. Meksika’daki ve Mısır’daki piramitlerin bazı araştırmacılar tarafından atası kabul edilen bu Beyaz Piramit’in Mısır’daki büyük piramitten iki misli büyüklükte ve yaşının 5000 yıl dan fazla olduğu bilinmektedir.

Resim-10 (Beyaz Piramit bölgesinden dünya ilk defa 1912’de iki Avusturyalı gezgin sayesinde haberdar oldu, bunu 1957’de Life dergisindeki II.Dünya Savaşı’nda uçaktan çekilmiş resminin yayınlanması takip etti. En sonunda da yasaklanan bu bölgeye girmeyi başaran Alman araştırmacı Harwig Hausdort’ın fotoğrafları yayınlandı.)

7.   Psikolojik Savaş faaliyetleri altında Batının Türk tarihine bakışı
1000 yıldan fazla süren İslamlık-Hıristiyanlık davalarının doğurduğu düşmanlık duygusu içindeki tutucu tarihçiler, bu davalarda asırlarca İslâm’ın öncülüğünü yapan Türklerin tarihini, kan ve ateş maceralarından ibaret göstermeye çalıştılar. Türk ve İslâm tarihçiler de Türklüğü ve Türk medeniyetini İslâmlık ve İslâm medeniyeti ile kaynaştırdılar; İslâmlıktan önceki binlerce yıla ait devreleri unutturmayı Ümmetçilik siyasetinin icabı ve din gayreti vecibesi bildiler. Daha yakın zamanlarda Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bütün unsurlardan tek bir millet yaratmak hayalini güden Osmanlılık cereyanı da, Türk adının anılmaması, milli tarihin yalnız ihmal değil, yazılmış olduğu sayfalardan kazınıp silinmesi yolunda üçüncü bir etken halinde diğerlerine eklenmiştir. Bütün bu olumsuz cereyanlar, tabii olarak, mektep programları ve mektep kitapları üzerinde bile etkisini göstermiş ve Türklüğün, çadır, aşiret, at, silah ve savaş kavramlarıyla eş anlamlı tutulması geleneği mektep kitaplarımıza kadar girmiştir.
18. yüzyıldan sonra üretilen Avrupa merkezci tarih teorisi, insanlık tarihini, eski Yunan-Roma uygarlıkları ekseninde açıklamış ve uygarlık mirasını da Asyalı ve Ortadoğulu kaynaklardan kopararak, Avrupa’ nın tekelinde göstermiştir. Batı Avrupa dışındaki halklar, bu arada Türkler uygarlık yaratan değil, uygarlık yağmalayan ikinci sınıf “barbar ? ırklardan sayılmıştır.
Bu hususta 8nci Cumhurbaşkanı Turgut ÖZAL’ın 1988 yılında, kaleme aldırdığı “La Turquie İn Europe ? isimli eserinde şu ifade yer almaktadır.  ?Bizi Türk sayarak dışlıyorsanız bilin ki, bizim Türk denecek bir şeyimiz yoktur, uygarlık adına neyimiz varsa hepsini Yunanlılardan aldık, bizim kültürümüz Yunan kültürüdür, oğlumun adı olan Efe bile, Yunancadır; Bu nedenle, Avrupa Birliğine girmemiz için kültürel engel yoktur(….) Biz tepemizde Türk olmayan yöneticiler bulunmasını yadırgayan bir toplum değiliz, Avrupa Birliğine alınmamıza bu açıdan da herhangi bir engel yoktur ?
Bu kapsamda yapılan hata ilk değildir son da olmayacaktır. Atatürk’ün ölümünden sonra iktidardaki CHP nin sözcüsü durumundaki Nurullah ATAÇ, batı kültürünün mutlak ve eksiksiz alınmasının, bunun için de Yunanca ve Latince’nin mecburi ders olarak Türk okullarında Türk çocuklarına okutulması gereğini savunmuştur. O devirlerde Yunan Latin eserleri okullarda ders olarak okutulmaya başlamış, hatta Latince eğitim veren liseler açılmıştır. Tüm bu çabaların mantığında aslında ana dilimiz Türkçeyi unutturarak Türk kültürünü yozlaştırmak, değiştirmek ve yok etmek hedeflenmiştir.
Likya’nın Yunan medeniyetinin temeli olduğunu göstermek amacıyla Likya uygarlığı konusunda ilki Akdeniz Medeniyetleri Enstitüsü (AKMED) tarafından 1977’de İstanbulda,1990 da Viyana’da yapılan Likya sempozyumlarının bir üçüncüsü 7-10 Kasım 2005 tarihinde en geniş katılımla (350 katılımcı) Antalya’da yapılmıştır. AKMED’ in kurucusu ve sempozyumun (Bilgi Şöleni) şeref başkanları Suna KIRAÇ ve İnan KIRAÇ’ın düzenlediği ve Antalya valisi Alaaddin Yüksel’in açılış konuşmasını yaptığı sempozyumda İnan Kıraç Bizans ile ilgili “Bazı şeyleri dışlıyoruz. Bizim değil diyoruz. Oysa Bizans bizim. 1100 yıl birileri yaşamış, sonra ben Osmanlı olarak bunun bir parçası olmuşum. Sonra Cumhuriyet olarak devam etmişiz. Dolayısıyla Bizans’ı, 1100 yılı silip atamayız. ? demiştir.
Oysaki bu bilgi şöleninde “Likya medeniyeti Yunan medeniyetinin temelini meydana getirir.? iddialarına verilecek cevap, Likya konusunda Prof. Dr. Cevdet BAYBURTLUOĞLU ve diğer araştırmacılar yıllardır yaptıkları çalışmalardır. Bu araştırmaların ışığında diyoruz ki, günümüze kadar ulaşan yüzlerce Likya yazıları mademki eski Yunancadır, neden Yunanca temel alınarak hala okunamamaktadır! Batılı bilim adamlarının Etrüsk yazılarını okunmaya muvaffak olamadıkları gibi, söz konusu olan Likya yazısı da Etrüsk yazısının bir türevi olduğundan okunamamaktadır. Etrüsk, Pelas, Attika ve Firik yazısı ile Likya yazısı aynı kökten doğan alfabenin farklı zaman ve coğrafyalarda çok az değişmiş halleridir ama ana kök aynıdır ve bu yazılar Tarihçi Doç.Dr.Haluk Berkmen tarafından okunabilmektedir.
Tarihçi Dr. Serhat Kunar “Antalya ve yakın çevresi ? adlı kitabında, Midilli’de oturan Yunan’lıların Anadolu’da yaşayan Türklere, bayraklarındaki Kurt başından dolayı, Yunancada Kurt anlamına gelen Likos diye hitap ettiklerini belirterek Likya’lıların bıraktıkları yazılardan da bunların Erken Türk olduklarının anlaşıldığı yazmaktadır.
1977 den beri Likya medeniyeti ile Yunan medeniyeti arasında ilgi kurmak için AKMED bünyesinde yapılan çalışmaların hiçbir bilimsel temeli yoktur.

8. Sonuç Dünyada en eski uygarlığa sahip olan biz Türkler, bunun bilincinde olarak dünyanın neresinde olursa olsun atalarımızın bırakmış oldukları eserlere sahip çıkmak zorundayız!

a.  Gerçek Türk tarihi bize şunu söylemektedir:
·  İlk Alfabetik yazıyı Türkler buldu.
·  12 Hayvanlı Türk Takvimi Dünyadaki ilk takvimdir.
·  İlk Ödüsleri (Devletleri) Türkler kurmuştur.
·  Pusulayı, anahtarı, saati, kağıdı ve matbaayı Türkler bulmuştur.
·  Avrupa medeniyetinin temelini oluşturan Etrüskler Türk’tür.
·  Türk Topraklarının en eski sahibi Türklerdir.

Anadolu topraklarının eski Yunan medeniyeti ile hiçbir alakası yoktur! Anadolu topraklarının en eski sahipleri Atatürk’ün de dediği gidi Türklerdir! Bizlerden önce bu topraklarda başkalarının olduğunu kabul etmek, büyük bir yanılgıdır! Aksi takdirde herhangi bir milletin ve medeniyetin kültürel üstünlüğünü kabul etme ezikliği içerisinde olmamız, kültürel değerlerimizi zamanla kaybetmeye, sonuçta da tarih sahnesinden yok olmamıza sebep olacaktır!
Bütün bu gaflet, delalet ve hıyanet içerisinde yapılan saldırılar karşısında süratle Atatürk’ün “Türk Tarih Tezi ? gün ışığına çıkarak, yapılmış olan bilimsel araştırmalar kaldığı yerden devam ettirilmelidir. Kabul edilmelidir ki, Atatürk inkılâpları Türk Uygarlık tarihin bir ürünüdür!
Atatürk önderliğinde, dört yıl olan lise eğitimi için hazırlanan, fakat Atatürk’ün ölümüyle 1939 (yeni kitapların hazırlanıncaya kadar bu kitaplar 1941 yılına kadar okutulmaya devam edilmiştir) yılında müfredattan kaldırılan tarih kitapları yeniden müfredatlara ilave edilmelidir.
Ulusal birliğin en önemli öğelerinden biri tarih bilincidir. Uluslar, tarihlerine güvenerek geleceklerine yön verirler. Tarih bilinci olmayan ve bağımsızlıktan ödün veren milletlerin hayat hakkı yoktur. Bilinmeli ve hiç unutulmamalıdır ki Bu devletin temelinde  “Bağımsızlık benim karakterimdir! ? diyen Mustafa Kemal ATATÜRK vardır.

9.         Kaynaklar :

a.         Kâzım Mirşan
·                    “Türk Metriği“Kitabı
·                    “Prototürkçe Yazıtlar ? Kitabı
·                    “ALTI YARIQ TİGİN ? Kitabı
·                    “Prototürkçeden Bugünkü Kürtçeye ? Kitabı
·                    “Urgun-Selene  ? Kitabı
·                    “Anadolu Prototürkleri ? Kitabı
·                    “Astrofizik ? Kitabı
·                    “BOLBOLLAR ? Kitabı
·                    “Alfabetik Yazı Başlangıcı ve Glozel Yazıtları ? Kitabı
·                    “Alfabetik Yazı Başlangıcı ? Kitabı
·                    “Etrüskler ? Kitabı
·                    “Türk Takvimi ? Kitabı
·                    “Erken Türk Devletleri ve Türük Bil ? Kitabı
·                    “Sölgentaş Mağarası ? Kitabı
·                    “İskandinavya’daki Türk Yazıtları ? Kitabı
b.           Turgay Tüfekçioğlu“Şeytan Üçgeni ? Kitabı
c.        Haluk Tarcan“Ön-Türk Uygarlığı ? Kitabı
d.            Kaynak Yayınları, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri (4 cilt)
e.            Türk Dünyası Türk Kültür Dergisi S-51 8 nci Cumhur Başkanı Turgut Özal’ın Yazdırdığı La Turquie en Europe Kitabından.
f.             İnternet
g.            Yeni Aktüel Dergisi / 2 -8 Ağustos/2005

Ocak 1, 2010

Quetzalcoatl : Tüylü Yılan ve Ağlayan Tanrı

Kategori: Sıradışı — neferkaminanu @ 16:16

1519 İlkbaharında diye başlar anılarına keşiş Fray Bernardino de Sahagun , İspanyol paralı askerler ve serüvenci Hernan Cortes silahlı 10 gemisiyle Yutacan Meksika yarımadasının kuzey sahiline ayak basar. Bölge halkı Tanrıları beklemektedir ve gelenleri renki tüylerle, süslü kumaşlar ve mücevherlerle karşılar. Fakat gelenlerin Şeytan olduklarını köleden ve Altından başka hiç bir amaçları olmadıklarını ilk başta  farkedemeyeceklerdir.  Kısa zamanda üç bin yerliyi katleden Cortes ve ordusu vahşi insanlara Tanrının adaletini ve uygarlığı göstermek için Aztek İmparatorluğunun baş kenti Tenochtitlan ‘ a kadar ilerlemiştir.

Katolik Majestelerinin temsilcisi İmparator Montezuma ile karşılaştı ve ispanyollar tarih sahnesinde görkeme ayak bastılar. Texoco gölünün ortasında bulunan göl-kent sulama kanalları ve çiçekler arasında benzerine Tanrının nodernleştirdiği avrupada bile eşine raslanamayacak bir görkeme sahipti. Texaco’ ya gelen ispanyollar ne yıkanıyorlar nede üstlerini değiştiriyorlardı, fakat vahşiler her akşam yıkanıyordu. Bu cennet vari çiçekler ve görkem Hristiyanların adalet sağlayan ve günahlardan arındıran yeryüzü temsilcilerine emanet edilmişti. Fakat tarih sahnesinde yaşananlarsa bölge insanının Şeytanla ilk buluşması olarak kayıtlara geçecektir.

Orta ve Güney Amerika yerlilerinin, Avrupa-Merkezcilerinin Kolomb öncesi ardındanda latin dedikleri ve tarihçilerle etnologlar tarafından Amerika Yerlileri uygarlığı olarak nitelenen California’ nın Arizonanın, New Mexico’ nun ve Teksas ‘ın güney sınırlarında ve ateş ülkesinde başlayan bu uygarlık batılılar için sözde bildik bir kültürdür. Bu uygarlıklar kendilerine yaklaşılmasını fazla izin vermeyen bir anlayışa sahiptir.

1980 ‘li yılların sonlarına doğru arkeologlar ve antropologlar Kolomb öncesi büyük uygarlıkların iç yüzünü keşfetmiş gibi gözükürler.Uzun bir süre bu konu üzerinde çalışmış bilim adamları söylemlerinin aksi düşüncelere tahammül dahi edemezler. Onlara göre Amerika kıtasındaki insan İ.Ö yaklaşık 12.000 ortaya çıkmıştı ve uygarlıklarıyla dinleri üzerine resimli güzel kitaplar yazabilecek kadar yeterince bilgiye sahipti. Açıkçası tüm bu ortodosksin bilgilerin yalanlanması Bilim dünyasında şok etkisi yarattı ve halada bu devam ediyor. Fakat diğer taraftanda hala o bildik yalanlar insanoğluna gerçekmiş gibi verilmeye devam ediyor.

Niede Guidon

Niede Guidon ve Georgette Delibrias ‘ın Brezilyada 1986 yılında yapmış olduğu keşifler Amerika kıtasındaki insan varlığını 35,000 yıl öncesine çekti. Tüm karbon 14 testleri Fransızların keşiflerini doğrulamaktadır. Günümüzde bu somut bilgi belirli bir çevre tarafından şaşkınlık içerisinde kabul edilmektedir. Bilim ayetleri savunucuları içinse hala yok sayılmaktadır.

Amerika kıtasındaki bu rahatsızlıkların nedeni , yaklaşık 35,000 yıl önce ortaya çıktığı varsayılan Cro-Magnon insanının Çin olduğunu sandığı bu toprakları fethetmek için bering boğazının donmuş alanını yalınayak geçerek yazılı kültür oluşturmasıdır. Dahasıda Amerikadaki bu insan varlığının kökenleri yetmiş bin yıl önceki Wisconsin buzul dönemine kadar uzanmasıdır.

Bir başka muamma ise Amerika kıtasına kimlerin geldiğiyle ilgilidir. Bu konuda görüş kesindir.Amerika yerlileri Mongoloid ‘dir. Fakat daha sonra Güney pasifik kıyılarına farklı kaynaktan gelen uygarlık keşfedilmiştir.  Özellikle La Venta ve  Tres Zapotes ‘deki anıtsal başlar bir Afrika kültürünü gösterir, fakat Okyanusları geçerek gelen bu Afrika Kökenliler Teorisi bilimsel gerçeklikten yoksun temelsiz bir teoridir. Okyanusu salla geçmek mümkün değildir.

Orta amerika uygarlıklarının ilkini oluşturan Olmakler ortodoksin tezlerde meksika Veracruz bölgesinde İÖ. 1250 ortaya çıkmışlardır. Önemli astronomlardır, ilk yazılı takvimi Amerikaya onlar getirmiştir, son derece ilginç sanatları vardır, İÖ 600 yılına doğru ortadan kaybolmuşlardır. Su kanalları yapabilen, takvim oluşturan bu halk hakkındaki tüm bilgiler spekülasyondur. En erken 35,000 yıl öncesinden somut varlığı bulunan bir kıta hakkındaki tüm bilgiler son 3,000 yıl üzerine kurgulanmış spekülasyonlar zincirinden başka bir şey değildir.

Olmek

Orta ve güney Amerikaya az da olsa kusey yoluyla gelen Mongolid göçmenler yerleşmişlerdir. Fakat Navaho‘ları yada Ojibway ‘ ları çok küçük bir çabayla anlayabildiğimiz halde Olmek, Toltek , Aztek ve Mayalar genelde anlaşılmaz ve sürekli bir spekülasyon yapılır. tarihlerinin büyük biir parçası bilinmez. Üç bin yıl öncesinin Mısır ve Mezapotamya hakkındaki bilgiler Amerika hakkından daha fazladır.

Güney amerika’ ya ait bir diğer şaşkınlık veren olaysa kuzey akrabalarının bizon avlarken kesin ve kalıcı bir çok iz bırakmış olmasıdır. Yazı ve kültür üretiminin bir süreç olduğunu söyleyen ortodoksin tezler yine amerika kıtasında çizgisini tutturamamıştır.Tapınaklar, piramitler, taş ve kil mimariler , alçak kabartmalar, freskolar , günlük yaşam nesnelerinin nasıl ve neden yapıldığı asla açıklanamaz. Kuzey amerika yerlilerinin büyük çoğunluğu  homojen bir yapıya sahipken bu güney için geçerli değildir. Olmekler Mayalardan, Mayalarda Azteklerden tamamen farklıdır.

Görünüşte ilkel olan dinleri iki farklı bölgeden ibaret bir kozmolojiye dayanır.Bu bölgelerden biri yeryüzünün yüzeyinin temsil temsil edildiği insanların yaşadığı bölge diğeri ise bazılarının gökyüzünde bazılarının yer altında yaşadığı cehennem dediğimiz bölgedir. İlk olarak Olmek’ leri ele alırsak yeryüzü dünyası torak ve sudan oluşmuştur ve bu temsili , en eski denizde yüzen değişik türde timsahlar temsil eder. Bu timsah daha sonra bereket tanrısı olacaktır. Su bir balıkla , Köpekbalığıyla simgelenmiş ve arkeolojik kazılarda gerçek köpekbalığı dişleri bulunmuştur.  Olmeklerin kısıtlı ve hayvan biçimli panteonunun üçüncü kutsal hayvanı yılan, egemen sınıfların sembolüdür.

Olmeklerin kanlı törenleri olduğu sanılmaktadır.Yaşamın geçici doğası hakkında kaba bir felsefeye sahip olduklarıda düşünülebilir. Kralları öldüğü zaman tebaları krallığa bağlı olan heykelleri parçalayıp anıtsal başları yeniden yontmuşlardır.

Olmeklerin nerden geldiği ve nasıl yok olduğu muammadır. Onların ardından , etkisi bütün orta amerikaya uzanan veracruz’daki totanaklar ve Oaxaca ‘daki Zapotek’ler gibi komşu hakları ele geçiren olagan üstü site-devlet olan Teotihuacan gelmiştir. Teotihuacan meksika uygarlığının beşiğidir.Kullanılan bir yazısı vardır fakat yazmaları günümüze ulaşamamıştır. Tetitla bölgesinde bulunmuş olan Yeryüzü cenneti adlı feskoda , ruhlara benzeyen yaratıklar kelebeklerle dans etmektedir : Bu kültürün insanlarını ölümün pek korkutmadığını gösteren , öte dünyaya ilişkin düşşel bir görüntüdür. sabah yıldızıyla simgelenen ve Quetzalcoatl ‘ın hebercisi olan başka bir tanrı , kanlı kurbanları reddetmiş ve sadece çiçekler ve meyveler kabul etmiştir. Ama bu görüntü pek evrensel değildir, çünkü Guetamala pipillerinde ona insan kalbi kurban edilmektedir. Teotihuacan dininin bir iyilikle bir kötülük arasında , iyilik yapan tarıyla onun karşıtı bir şeytanın ikiye böldüğü düşünülmüştür. Bu durum diğer uygarlıklarda gördüğümüz gibi aynı tanrı , mutlu yada mutsuz olmasına bağlı olarak iyi yada kötü olabilmektedir. Olmek uygarlığı gibi Teotihuacan ‘ da İS VI yüzyılda nedeni bilinmeyen bir sebepten ortadan kayboldu. Konuyla ilgili Ortodoksin tezler, ticaret yollarını kesmiş olan Pipil yada Totonak kabilelerin isyanları olduğunu söyleselerde tarihsel temeli olmatan bir teoridir.

Maya uygarlığıda kendinden önceki uygarlıklar gibi aniden ortaya çıkmıştır fakat mayalar hakkında bilgi Olmek ve Teotihuacan uygarlıklarından fazladır. Olmeklerin bulunduğu bölgede Maya öncesi bir topluluğun bulunduğunu, Olmekler geldiğinde bununiki gruba bölündüğünü , gruplardan birinin kuzeye , diğerinin güneye gittiğini ve güneye gidenlerin Mayaların kökenlerini oluşturduğunu bilmekteyiz.

Mayaların dinlerini çözümlemek için oldukça fala heykel, fresko, nesne ve el yazmaları vardır.Chumayelli Chilam balam ‘ın yada Jaguar Peygamber kitabı , dört ağaç yardımıyla gök kubbeyi taşıdıkları düşünülen ikincil tanrılar olan Bacap ‘ların Dinsel Törenleri ve özellikle , Soustelle’in dinsel zirvesinden biri olarak nitelendirdiği Popol Vuh , ispanyol fethinden kısa süre sonra kaleme alınan bu eserler bize oldukça bilgi sunar.  Fakat bu bilgiler Maya dilinin tutarlı bir tarih analizinin çıkarılacağı anlamını vermez.  Diğer sebepse yazıların Latince olması ve tarafsızlık sorunudur.  Ayrıca kendileriyle birlikte yancı tanrılarında gelerek Maya tanrılarının isimlerinin değiştirmiş, özellikle Toltek meksikalılarının istilasına bağlı olarak Mayalar üzerinde kesin etkisinin açık işaretlerinin bulunmasıdır.

Crac-Maya

Örneğin yağmur tanrısı Crac ‘ın yerine tanrı Metzaboc geçmiştir.

Metzaboc

Maya dininin Toltek etkisiyle derinlemesine değişip değişmediği bilinmemektedir. Aslında Maya uygarlığında daha geç bir aşama olan Yutacan’ daki Maya dinini bilmekteyiz. Maya uygarlığını sadece Altın ve sanat eseri olarak gören Batının Şeytansı düşüncesi , bu uygarlık hakkında XIX yy Amerikalı diplomat John L. Stephens , Meksika ve Guetamala keşiflerinin açıklamalı hikayelerine kadar bilinmez. Bir çok veride kaybolmuştur.

Geçmişin tarım uygarlıklarında olduğu gibi panteonda egemen olan üç tanrının üçününde görünümleri bereket tanrıları gibidir. Bunlar Güneş tanrısı Kinich Ahanu , yağmur tanrısı Chac ve mısırdır.Bunları dokuz yer altı ve karanlıklar tanrısı izler, ve on üç de gün tanrısı gelir. İlk dokuz tanrıyı ölüm tanrısı Cizin yönetir.Cizin bölgede çok görülen deprem ve salgınların tanrısıdır.

Cizin

İkinci grup tanrıyı güneşle özdeşleşen İtzamma yönetir. Öteki tanrılar olmasaydı tek tanrıcılığa doğru bir sapmayı beraberinde gericek olan ” Bir Tanrı – Hubab Ku “  biçiminde Yutacan mayalarında ortaya çıkmıştır.

Bütün tanrılar hem tek hemde dört yöne uygun olarak dört katlı gibilerdir. Bunlar hem iyilik hemde kötülük yapan tanrılardır. fakat belirtilmesi gereken önemli bir nokta Mayalara göre kötülük ,dünyanın başka bir çok dininde , örneğin Vedacılıkta olduğu gibi sadece çift karakterli tanrıların öfkesinden değil Yum Cimil gibi gerçekten kötücül tanrılardan kaynaklanır.

Maya toplumunun yapısı , tıpkı eski iran ve mezapotamya toplumu gibi aristokratiktir.Aynı zamanda teokratiktir. Toplumu yönetenler rahipler ve rahip-krallardır. Bin yılına doğru , köylü isyanlarının ardından toplumun ilk çöküşü yaşanmıştır. Klasik dönem böylece son bulur.  Uxmal ve Chichen Itza gibi görkemli şehirler terk edilir. Yinede isyancılar bağımsızlıklarını kazanamadılar , çünkü yabancı bir kabile olan İtzalar mayalara yeni bir askeri tiranlık ve insan kurban etme geleneğini dayattılar. Kolomb öncesi amerika dinlerinin en korkunç yüzlerinden birini açıklar, diğeri ise sonsuz bir suçluluk duygusudur. Mayalarda insan kurban etmeler , örneğin Olmeklerden daha az rastlanır gözüksede hiç yok değildir. Bu kültür , intihar edenlere mutlu bir sonsuzluk vaat eder ve hatta onlara gözleri kapalı , asılmış biri olarak temsil edilen bir tanrıça adanmıştır. Ölüm hiçbir şeydir, yaşam da. Burada bizim olağanüstü XX yy bazı politik rejimlerinin temel Nihilizmini uğursuzca hatırlatan bir yazgıcılık vardır : Stalinci SSCB ‘ nin 16 milyon ölüsü , III Reich ‘ in altı milyon ölüsü Kızıl Khmerlerin iki milyon,  modern toplumun yaratmış olduğu yaşamın kendi ölüleri.

Meksika Antropoloji Müzesi – Maya

Maya toplumu oldukça katı kuralları olan bir hiyerarşi ile donatılmıştır. Örneğin askeri operasyonlar için seçilen başkomutan , der Soustelle , üç yıl için göreve seçilir, bu süre içerisinde bir kadınla birlikte olamaz, sarhoş olamaz, mısır, balık ve iguana dışında bir şey yiyemezdi. Neredeyse rahip gibi yaşamsal standartlar belirlenmiştir. Bu toplulukların Hristiyanlığı bu kadar kolay benimsemesinin sebebi ; İsa Güneş tanrı Quetzalcoatl yada Kukulcan , Bakire Meryemi Ay’la özdeşleştirmiş olmalarından gelir. Ayrıca Haç’ ı yararlı yağmurların simgesi yapmışlardır.

Quetzalcoatl

ispanyollar Colomb’ un izinden gittiklerinde sadece maya dinini keşfetmekle kalmadılar, sonnraki uygarlıkların dinleriyle de karşılaştılar. Aynı meksika tablosunda belirsiz bir dönemde kökenleri yine belirsiz iki topluluk ; Toltekler ve Aztekler ortaya çıkmıştır. Olmeklerin vejeteryan tanrısı Quetzalcoatl, yani tüylü yılan Toltek Krallarının hanedanını kurmak için yeryüzüne inmiştir.Çünkü krallar için , tanrısal bir köken evrensel bir meraktır.

Meksika Antropoloji Müzesi – Toltek

Toltek efsanesinde Quetzalcoatl yakışıklı bir genç ve Tollan kralıdır. İnsan kurban etmeyi yasaklayan iyiliksever bir tanrıdır. Devasa bir penisi olan Quetzalcoatl , belki pülk belkide peyolt gibi bir uyuşturucu kullandığından cinsel organını ve prensesi kötüye kullanır. Aklı başına gelince yaptığının farkına varır ve pişman olur.   Yılan derilerinden bir salla denize açılır. Güneş salı yakar ve Quetzalcoatl ‘ın kalbi gökyüzüne çıkıp orada Venüs olarak adlandırdığımız gezegen halini alır.   Mitin bir başka çeşitlemeside , deniz kıyısına varan Quetzalcoatl bir odun yığını üstünde kendisini yakar ve kalbi gök yüzüne yükselir. Bu durum güneş tutulmasını meydana getirir.

Modern tarihçiler venüsün yükselmesi ve güneş tutulması olayını 16 Temmuz 790 olarak kodlar. Ve Toltek hanedanlığı o zaman kurulmuştur. Yaşam Soluğu’ da , Rüzgar Tanrısı’da denen Sabah Yıldızı’ nın yeryüzünde görüldüğü gün o gündür.

Toltekler , Quetzalcoatl kişiliğini Azteklere bırakmıştır. Quetzalcoatl ‘ın amansız bir düşmenı vardır : Tezcatlipoca.

Tezcatlipoca – Britannica

Tezcatlipoca hikayesi şaşırtıcı olarak Quetzalcoatl ‘ a benzer : O da yakışıklı bir gençtir ( Şu farkla, tek ayağını timsah yemiş yerine obsidiyen bir ayna koymuştur) , onunda güzel bir penisi vardır. Tollan pazarında çırılçıplak dolaşırken penisini gören Tollan prensesi ona aşık olur ve  hasta düşer, babasından bu yakışıklı gençle evlenmek için izin alır. Bir başka çeşitlemede Tezcatlipoca , Tollan kralını pülk ile sarhoş eder ve kızını baştan çıkarır. Sonuçta ondan bir oğlu olur. Çocuk büyülü bir gün olan Dokuz Rüzgarlar gününde doğar. Tezcatlipoca bir Tollan prensesinin babsı olduktan sonra Toltek krallığına nifak tohumları eker, öyle ki Quetzalcoatl orada kalmayı red eder ve Tollan’ı terk eder.  Tezcatlipoca tekrar insan kurban etmeyi uygulatır. Büyük bir bayram sırasında genç ve yakışıklı bir delikanlının kalbi sökülerek ona kurban edilir.

Tezcatlipoca , Quetzalcoatl ‘ın olumsuz yansımasıdır.  Buradaki ikilik, iyilik ve kötülük arasındaki dinsel karşıtlıktan çok başka bir simgeselliği temsil eder. Tarımsal bir kökeni temsil eden Quetzalcoatl , Teotihuacan’ın gücünü yok etmesiyle dinleride yok olarak din yaşamında Xipe Totec ‘in ortaya çıktığı görülür ve ona insan kurban edilir. Quetzalcoatl  panteondan yok olmadı fakat savaşcı Tolteklerin bölgeyi ele geçirmesi ve Tollanı kurarak kendileriyle birlikte Gece tanrısı tezcatlipoca’ yı getirmişlerdir.

İÖ 1000 yıldan itibaren kimileri kuzeye kimileri güneye doğru dağıldılar ve her karşılaşmada birbirleriyle savaştılar. Bir süre barış yapsalarda avrupalılar gelinceye kadar savaştılar. Bölgeye gelen avrupalı insanın gözünde ise mısır ve Altından başka hiç birşey yoktur. Güney Amerikadaki en büyük uygarlık olan İnka uygarlığının dinleri  hakkında  sanatsal tasvirlerinden başka bir şey bilmemekteyiz : Jaguar , timsah, maymun kafalı tanrılar.

Olmekler , mayalar , aztekler ve bir çok uygarlık gibi İnka tanrılarıda memnun edildiklerinde iyi, aksi taktirde kötülük yapabilen tanrılar olarak tasvir edilir.

Viracocha ya da Tici Viracocha – İnka

Ünlü bir aztek deyişi vardır  :  İnanmıyoruz , Korkuyoruz ! Amerika yerlilerinin diğer uygarlıklar gibi  İnka yerlileride Jaguar tanrıya kutsal olduğu için değil , ondan korktukları için saygı gösterir. Tıpkı mezapotamya yerlileri gibi.  Bu kapalı ve teolojik sistemin parçalanışı Peru’daki İnka döneminde meydana gelecektir.  Gözü dönmüş altın delisi ispanyol serüvenciler ile karşılaşmaın sonucunda 1532 ‘de meydana gelen ve İnka din adamlarının öngördükleri Beşinci felaketle son bulur. Domiken rahibi Vicente de Valverde İnka ‘ ya bir din kitabı uzattı ; İnka kitabın dokusuna hayran kaldı, ama inkalar okuma bilmiyorlardı, onları cebeden kağıt’tı.   İnka İmparatoru Atahualpa kitabı yere attı . Bunun üzerine Dominiken rahibi yüksek sesle gürledi  ;

“  haydi Hristiyanlar ! Tanrının kitabını yere atan bu  düşman köpeklere saldırın.  “

Katliam başlatılır. 6-7 bin İnka’ lı öldürülerek Atahualpa esir alınır. Ertesi yılın 16 Temmuzunda İspanyada uygulanan garrote geleneğine uygun olarak iple boğulmuştur, öldürülmeden evelde hristiyan yapılmıştır. Öldürülmeden önce Fidye verilmesi karşılığında serbest bırakılacağına dair yemin eden  Sıkı Hristiyan Pizarro , Fidyeyi almış fakat İmparatoru öldürmüş ve ardından bir ” İmansız” a verilmiş sözü tutmaktan kendini muaf tutmuştur.

İnka dininde Viracocha denen , fakat Güneşi temsil etmesinin ötesinde , eskiden olduğu gibi dünyaların, ilk erkek ve kadınında yaratıcısı olarak kalan, Chimu’ların ve Mochica ‘ların büyük tanrısı Pachacamac, insanların belleğinden silindi, imparatorluk çötü ve tüm altınlara beyazlar el koydu. Bu yok olan din hakkında bir kaç tarihçi , kökenlerine bağlı bir kaç güney amerikalı entellektüel, insanın karanlık geçmişini araştıranlar dışında bilinmez.  İnkaların kendinden önceki Mochica’lar ın kutsal şehri Tiahuanaco’ nun kalıntılarında bugüne dek ayakta duran Güneş kapısını süsleyen kabartmada gözyaşı döken figür tanrılarına bağlılığın sembolüdür. Gözü yaşlı bu tanrı diğer panteonlarda örneği yoktur.

Tiahuanaco

Günümüze kadar gelen süreçte onca yıllık kilise ve vaaz baskılarına rağmen İnka soyundan gelen altı-yedi kişi hala Tanrı’nın güneş olduğuna inanmaktadır ve Bakire Meryem’e dua ettiklerinde , onun din değiştirmiş Mayalar gibi Ay’ la değil , tanrıça Toprakla özdeşleştirirler.Aziz Jacques ‘ i gök gürültüsü ve yağmur tanrısı Apu İllapu olarak kabul etmektedirler ve İnka bayramları ile hristiyan bayramları bölgede çakıştırılmıştır.

İnka dini ile Hristiyan dini arasındaki şaşırtıcı benzerlikle Avrupalı işgalcileri oldukça şaşırtmıştır. İnka kültüründeki Ay Bakireleri işgalcilerin sistematik tecavüzüne uğramış ve melez bir halk ortaya çıkmıştır. Ağlayan tanrı kültü Hristiyanları oldukça etkilemiş 1534 yılında doğan Melez Felipe Guaman Poma de Ayala İspanyoö Kralına 200 sayfadan uzun bir mektup gönderir ; Mektupta İnka uygarlığını ve inançları hakkında betimleme bulunmaktadır. Bir başka ünlü Melez Garcilaso de La Vega 1609 yılında İnka bakış açısıyla Peru tarihi kaleme almıştır. İnkaların Nuh’un kayıp torunları oldukları bile öne sürüldü.

Dönemin İspanyol yazarı Pedro Cieza de leon , çok ilginç bir noktayı ortaya çıkararak herşeyi alt-üst etti. Ayacucho yakınlarındaki Pacayccasa Vadisindeki Huaraon şehri adının Vinaque olduğunu ve  oldukça eski ve büyük binalar olduğunu bunları kimin yaptığını araştırdığında  beyaz ve sakallı insanların  İnkalardan önce gelip  yerleşmiş olduğunu ve bu yapıları yaptığını öğrenmiştir. İnkaların peruya gelişi İ.Ö 1200 doğrudur. Binalar İnka mimarisinden farklıdır.

Mochica

İnkalardan önce bölgeye gelen iki halktan biri olan İÖ. III -X arasında Mochica’lar ile X-XV arasında Chimu’lardır.

Chimu

Fakat her iki yerlilerde sakallı ve beyaz değillerdir.Belirsiz bir tarihte Titicana gölü üzerinde görülmüş olan beyaz ve sakallı adamların yerlilerin anlattıkları anılara göre avrupalı veya akdenizli olabilme özelliği oldukça yüksektir. Sorulması gereken vaya düşünülmesi gereken en önemli soru ; Eski dünyadan gelen insanların Tiahuanaco uygarlığını niteleyen ve aynı zamada onun dinamik bir öğesi olan Ağlayan Tanrı kişiliğini dahil ettiği varsayımıdır.

Sakallı ve beyazadam, önce Atlantik’i ardından Karaip denizini geçerek Orta Amerika kıyılarına , bugünkü Panama kıyılarına gelmiş olabilirler.Oradanda pasifik kıyısı boyunca yürüyerek peruya inmiş olabilirler, doğu kıyılarını izledikten sonra kuzeye doğru çıkmak için Horn Burnu’nu aşıp pasifik boyunca Şili ve Peru‘ya varmış olabilirler. Bu son deniz gezisi varsayımı hemen red edilebilir; Akdeniz ve avrupadan gelen denizciler pasifikteki takım adalarda durdurulmuşlardır. Horn boğazı geçişi oldukça tehlikelidir. Gerçeğe en uygun varsayım Orta Amerikaya yapılmış bir çıkartma gibi gözükmektedir. Kırk yıl önceye kadar Kolomb öncesi okyanus seyahatleri tatlı bir gülümseme yaratırken Thor Heyerdahl‘ ın okyanus ötesi yolculuklarından beri adım adım öne çıkmıştır.

Thor Heyerdah

Bir çok akademisyen amerika kıtasının Vikinglerce keşfinden tarihsel bir olgu olarak bahsetmekle kalmaz, Atlantik’in İrlandalı keşiş Brenaind tarafından VI yy aşılmasını da akla yatkın kabul eder. Fenikelilerin İÖ 15 yy afrika turu yaptığı unnutulmamalıdır.

Etimolojik benzerliklere ihtiyatla yaklaşılsada Kukulcan ile efsaneye göre yirmiyedi yaşında kalleşce bir düelloda öldürülen yarı-Aşil, yarı _ Herkül irlandalı kahraman Cu Chulainn/ Cuchulain arasındaki yakınlığa şaşırmamak elde değildir. Meksikalı Kukulcan-Quetzalcoatl , İnkalı Viracocha haline gelmiştir ve Cuchulain gibi yeyüzüne barış getirmeyi denedikten sonra genç yaşta ölmüş bir kahramandır.

Keşiş yerlileri baştan çıkarmak için  İsa2nın kişiliğini tek bir kişilikte birleştirmiş olabilir. Kukulcan efsanesinin , İsa efsanesinden yadsınamaz izleri vardır. Kukulcan cehenneme köpek başlı arkadaşı Xolot ‘la birlikte inmiş , oradan ölülerin kemiklerini toplayıp canlandırmak istemiştir.

Kukulcan

Avrupalı misyonerler karaya hangi tarihte ayak basmıştır , yerlilerin anlatılarına göre ve her durumda , Tiahuanaco dönemi tavsirlerinde ağlayan tanrının ortaya çıkışı İS 600-1200 arasındadır. O tarihlerde Hristiyanlık tüm avrupada egemen dindir.

Bu beyaz ve sakallı adamların Hauron tapınağının inşaasına katılıp katılmadıklarına dair somut bir veri yoktur. İlk inşaa edilen Tiahuanaco’dur, onun etkisi Şiliye kadar uzanır. Tüm veriler bu uygarlığın inşaasındaki beyaz adam söylemini bir fantezi olmaktan öteye geçiremez. Geriye üç olgu kalır ; Ağlayan Tanrı Tiahuanaco uygarlığında görülmektedir ; bu uygarlığın yayılması başlangıçta dinsel yapıdadır , yerliler bu anlatıyı Tiahuanaco uygarlığına bağlar. Ağlayan Tanrı figürü İsa2nın amerika yerlilerince yapılmış bir çeşitlenmesinden başka bir şey değildir. Ya bir beyaz , hristiyan ve sakallı (büyük bir penisi olan) biri  Kelt yada Hristiyan kahramanı olarak ortaya çıkmıştır yada her ikisi birden.

Amerika kıtasının Colomb öncesi kısmen ön – Hristiyanlaştırması varsayımı , Tüylü Yılan Quetzalcoatl ve onunla özdeşleşen Mayalı Kukulcan ve İnkalı Viracocha sını Hristiyan bir din adamı ile özdeşletirme güçlenmiştir. Bunun Meksikadaki bilge , insan kurban etmeye karşı bir hükümdar olduğunu , Tezcatpolica’nın şiddetli saldırılarına uğradığını ve sonunda Tollan şehrini terk etmek zorunda kalıp denize açıldığını biliyoruz. Dahası bazı eski el yazmalarında tasfirinin tamamen avrupalı özellikler taşıdığını ve bir çok kez Hac ile tasfir edildiğini biliyoruz.

Pişmanlık ruhunun İnkalarda varlığını sürdürdüğünü daha sonra mayalara , ardından azteklerde olduğu gibi , acı ceken tanrı figürü ile güçlendirilmiştir. fakat bilinmez sebepten Şeytan fikri bir yana atılmıştır.

Aralık 31, 2009

Apache

Kategori: Sıradışı — neferkaminanu @ 11:47

Amerikan yerlilerinin toplu adı Apache , Anadolu Türkçesininde İçince bulunduğu Ural dil grubuna bağlı Atabaşkan  dilini  konuşan ve yerli sakinlerinin Şaman inancına sahip olduğu Mogollon ve Sierra Madre dağlarının bulunduğu bölgede yaşayan asya göçmenli topluluklardır.  Süreç içerisinde farklı kollara ayrılan bu amerikan yerlilerinin en savaşcı olan kabilesidir. Colomb sonrası yağma için gelen Avrupa insanına karşı kahramanca mücadele vermişlerdir.  Savaşlar sonucunda  farklı kabile ve isimlere ayrılmışlardır.

18. yy civarında Apaçi kabilelerinin yaşadığı alanlar

Süreç içersinde Aphache kabileleride 6 bölgesel gruba ayrılmışlardır

WA – Batı Apaçileri – Pinal Coyotero
NNavajo
ChÇirikahua
MMeskalero – Faraon
JJikarilla – Tinde
LLipan (Lipek)
Pl – Kiowa – Gatana  ( Ova Apaçileri)

Güney Batı Amerika bölgesinde erken Aphache toplulukları göçebe olarak görülmüşlerdir. Kendi topraklarına yapılan tecavüzler çöl hayatı konusunda uzman bir topluluk haline dönüşmüşlerdir. yaşama ve düşmenlerına karşı bu sertliğine karşın kendi içlerinde özellikle çocukları ile oldukça insancıl ilişkileri vardır. Aphache grupları MS 850 civarında  Great Basin, the Sonoran, ve  Chihuachuan bölgesine gelmişlerdir.

Aphache’lerle ilk bölgesel savaşlar 1500 ‘lerde ispanyolların antik ticaret yollarına müdahalesi ile başlamıştır.Dönemin Nex meksico’su ispanyol sömürgesidir. 1700 başlarında oldukça yiyecek alanları daralan Aphaceler bufalo avlamak için sömürgecilere sürekli baskın yapmışlardır.1850′lerde amerika Birleşik devletleri askerleri ile oldukça sert savaşlar yaşamışlardır 1872 yılında aphache şefi Geronimo amerikalı yetkililer ile imzaladıkları anlaşma ile Florida, Alabama, ve  Oklahoma bölgesinde özgürce yaşama hakkı elde etmişlerdir. Şef Geronimo sık sık meksika savaşlarına katılmış saygın bir doktor ve şahsiyettir. Geronimo ismini meksikalılar ona olan nefretinden vermiştir.

Geronimo – Medicine Man – Shaman

16 Haziran 1829 – 17 Şubat 1909

Geronimonun kuvvetleri son büyük Aphache kuvvetleri olmuştur. batı topraklarında Amerikan Hükümetini tanımayan son büyük Şef 4 Eylül 1886 ‘ da  Amerika Birleşik Devletleri Ordusu Generali Nelson A. Miles İskelet Kanyon-  Arizona da teslim olmak zorunda kalmıştır. yargılanarak topraklarına dönmesi engellenen Geronimo Zatürreeden hayatını kaybetmiştir.

Törenlerinin değişmez ritüeli olan kendilerine özgü dansları  arasında yağmur dansı, ergenlik ,  hasat ve iyi ürün dans, gibi ruhsal ayinlerdir. Hiiç bir resmi din yapıları, bayramları  ve ibadet günleri yoktur. Çoğu zaman kabile şarkı ile duayı birleştirerek kurumsallaşmayan bir dua ayini yaparlar. Kişisel dua’larını bazen kısık sesle bazende yüksek sesle yaparlar. Bazende onlar adına dua eden yaşlı kişiler vardır.

İndiana Üniversitesinden Amerikalı Profesör Denis Sinor Sibirya Türklerinden Tunguz kabileleri ve Yukagir’ lerin Tunç çağı evrelerinden beri Kızılderililerle ortak bir kültüre sahip olduklarını tespit etmiştir.

Amerika Yerlileri Sosyal İşler Daire Başkanı M. Franklin Keel ,  Kızılderililerin (atalarının) Baykal Gölü ve Yenisey-Tuva bölgelerinden Amerika kıtasına, Alaska üzerinden göç ettiklerini ifade ettiştir. Kızılderililer ile Türklerin DNA testlerinin aynı olduğunu ve ayrıca Y  kromozomunun sadece yeryüzünde Türkler ile Kızılderililerde bulunduğunu söyledi. Kızılderililerin konuştukları dillerdeki kelime benzerlikleri gibi, halı, kilim ve el işlerindeki desenlerin aynı olduğunu, örf, âdet ve geleneklerde de çok büyük benzerlik olduğunu ifade etmiştir. Türkler ile Kızılderililerde bulunduğunu söyledi. Kızılderililerin konuştukları dillerdeki kelime benzerlikleri gibi, halı, kilim ve el işlerindeki desenlerin aynı olduğunu, örf, âdet ve geleneklerde de çok büyük benzerlik olduğunu ifade etmiştir.

Konuyla ilgili 40 yıla yakın araştırması olan Ethel Steawert Kızılderililerin Türk kökenli olduğunu ispatlamıştır. Kızılderililerin büyük bir çoğunluğu ise Uygur ve Nayman Türkleri ile diğer Türk kabileleridir. Kızılderili sembolü Bozkurttur.

Aralık 28, 2009

Machu Picchu : İnkaların Kayıp Kenti

Kategori: Bilim ve Teknik Seçme — neferkaminanu @ 18:19

Machu Picchu 90 yıl önce keşfedilen ve hala bir muamma olarak karşımıza çıkan bu şehrin hikayesinin üstünü zaman örtmüştür. ?

300

Peru And dağlarında, iki tepe arasında etrafı yüksek kayalarla çevrili , terkedilmiş bir kale vardır.Bu kale 90 yıldan beri insanları cezp etmektedir.Amerika kıtasının en göz kamaştırıcı arkeolojik bilmesinin yattığı bu yer hala tüm esrarını korumaktadır.

Kentin gerçek adını kimse bilmemektedir.Kent sakinleriyle birlikte toprağa gömülmüştür. Burası Machu Picchu veya iki tarafındaki koruyucu dağlardan dolayı Old Peak (eski zirve) , veya İknaların Kaybolmuş Kenti olarak bilinmektedir.

1911 ‘de Hiram Bingham adlı bir Tarihçi tarafından keşfedilen , dahiane granit tapınaklar , su yolu kemeri ,çeşmeleri, mezarları, tersaneleri ve sonsuz uzayan merdivenleri ile bu kent ormanlar , yabani bağlar ve enkaz tarafından yüzyıllarca gizlenmiştir.

301

Machu Picchunun kurulumuyla ilgili bazı araştırmacılar ; İspanyol fethinden 100 yıl önce kurulmuş olduğunu ileri sürerler, diğer yandan Bingham bu tarihten yüzyıllarca önce kurulmuş bulunduğunu ve İknaların ilk şehri olduğunu düşünmektedir.Sanat bakımından zenginliği , sakinlerinin kral ailelerinden olduğu izlenimi verir.Ancak mezarlıkları Machu Picchu için önemli ip uçları verir.Son dönemlerinde machu Picchu bir kadınlar kenti olmuştur.Topraktan çıkan 173 iskeletten 150’si kadın iskeletidir.Dağılmış olan İnka imparatorluğunda seçilmiş kadınlar diye anılan bir grubun , İspanyol istilacılarından kurtulmak için bu eski inziva köşesine kaçarak burada hayatlarının sonuna kadar parlak bir hayat sürdükleri ve bu sırrın orman tarafından örtüldüğü düşünülmektedir.

Machu Picchu ‘nun bir muamma olarak kalmasının bir sebebi iknaların yazılı dilleri olmayışıdır.Onlar hakkındaki bilgilerin çogu İspanyolların Peruyu fethettikleri sıradaki kayıtlarından alınmıştır.

302

İnka imparatorlu 1450 yılı civarinda eriştiği en yüksek seviyesine şimdiki peru’yu ekvator’un büyük kısmını , bolivya’yı ve şili’nin kuzey kısımlarını ve arjantini içine almaktadır.Bingham’ın ifadesiyle ” kimsenin aç kalmasına ve üşümesine müsaade etmeyen ” otokratik idare sahip bir devlettir.İnka (imparator) karlı dağları, çıplak çölleri ve sık ormanları , birbirine benzemeyen nitelikler gösteren topraklarını sayısız yollarla birbirine bağlamıştır. Çok iyi teşkilatlandırılmış ve eğitilmiş koşucular vasıtasıyla Pasifik okyanusundan Hükümdarın sarayına taze balık getirildiği söylenmektedir.

303

On yıl öncesine kadar Machu Picchu’yu görmek için katır sırtında tehlikeli uçurumları aşmak gerekiyordu.Bugün bir uçakla deniz seviyesindeki Lima’dan 3500 metre yükseklikteki eski inka başkenti, güzel manzaralı Cuzco’ya gidilebilmektedir.Buradan kara araçları ile Urubamba nehrinin büyülü vadisine ulaşılabilmektedir.Buradan Pizarro’nun silahşörlerini kaçırtan o vahşi ve derin vadiye girilir.Bu noktada bir zamanlar İnka savaşcıları yabancıları püskürttükleri yerdir.

304

Aralık 21, 2009

Aztekler : Güneşin Çocukları

Kategori: Bilim ve Teknik Seçme — neferkaminanu @ 18:18

Şafağın ilk hafif aydınlığında İspanyol komutanı kıtasını düzenlemeye girişmişti.Borular çoşturucu seslerini , ta dağların uzak yakınlarına karışıp sönünceye dek suların ve ormanın üzerinde çınlattıkları zaman , yüreklerini çarpa çarpa bayraklarının altında topladılar.Yalnız sayısız Teocalli’lerin basamaklı piramit tapınakların sunakları üzerindeki kül renkli sabah sisi içinde belli belirsiz seçilen kutsal ateşler , başkentin yerini belli ediyordu.Sonta ta, doğudaki sıradağlardan yükselen güneşin güzel vadiye döküldüğü görkemli ışıkla tapınaklar, kuleler ve saraylar göründü.Bu gün 8 Kasım 1519 idi.

150

Avrupalıların batıdaki dünyaya ayak bastıkları, tarihin en ayrıcalıklı günleriyden biriydi bu.Geçen yüzyılın tarihçilerinden W.H Prescott, İspanyol Serüvenci Hernando Cortez’in yanındaki dörtyüz İspanyol ile Aztek İmparatorluğunun başkenti Tenochtitlan ‘ı ilk gördüğü anı böyle anlatıyor.Hernando Cortez Azteklerin başkenti Tenochtitlan dünyanın en güzel kentlerinden biri olarak nitelemiş ve şunları eklemişti , ” İnsanların davranışları ve gösterdikleri faaliyet İspanyadaki insanların düzeyinde idi.Bu insanlar barbar oldukları , Tanrıdan habersiz ve öteki uygar toplumlarla temas halinde olmadıkları göz önünde tutulursa, sahip oldukları her şey olağan üstü şaşırtıcı geliyor ”

Bu sözleri yazdıktan iki sene sonra Cortez , Tenochtitlan ‘ı ve Aztek uygarlığına ait ne varsa
yerle bir etti ; bu terihin en görkemli küllerinden biriydi.

Aztekler insanlık tarihinde kurumları ve yaşam biçimleri hakkında çok az şey bilinen uluslardan biridir.Uygarlığa ait kalıntılar o kadar göz kamaştırıcıdır ki , coğu araştırmacı bunların çekiciliğine kapılarak tarihsel değerlendirme yapmayı arka plana atmışlardır.Yinede eldeki bazı kaynakların toplanmasıyla Aztek tarihi hakkında fikir sahibi olunmuştur.

Aztekler kuzeyden göçüp Mexico vadisi ve yakınlarına yerleşen yedi akraba kabilenin en sonuncusu olup bugün Mexico City’nin bulunduğu yerleri ele geçirmişlerdir.Ünlü Tenochtitlan , Texcoco gölündeki adacıklar üzerine kurmuşlardır.

151

O dönemlerde sayıca az oldukları ve yoksul bir yaşam bir yaşam sürdürdükleri bilinmektedir.Aztekler bulundukları bölgenin avantajlarını fark etmişler kanallar,setler yaparak kasabalarının cevresinde derin hendekler kazarak savunma sistemlerini üstün duruma getirmişlerdir.Mekanik mühendisliği Azteklerin büyük başarısı haline gelmiş cevredeki kabileler arasında söz sahibi olmuşlardır.15 yy ikinci yarısından itibaren yaptıkları fetihlerle imparatorluğun temelini atmışlardır.Bu geniş imparatorluğu o dönemlerde Montezuma II yönetmektedir, ve tarıma dayalı bir yaşam sürmektedir.Nufusun artması , verimli toprakların azalması sebebiyle komşuların ” Chinampas” adını verdikleri yüzer bahçelerin yapım tekniklerini öğrenecek bu yapay bahçelerde dünyaya kazandırmış oldukları mısır, kakao,kaucuk ve domates gibi bir çok önemli besin kaynağı yetiştirmişlerdir.Yaptıkları nesneler bugün bile muzelerde görüldüğü zaman hayranlık uyandırmaktadır.Günümüze kadar çok az ulaşan yapılar içerisinde Aztek uygarlığının yüksek seviyesi dikkat çeker.Orta ve Güney amerikada rastlanan bu kalıntıların hayranlık uyandırması , Azteklerle ile birlikte o bölgede yaşayan diğer uygarlık hakkında spekülatif yorumlara neden olmuştur.
Uygarlığın İzleri….

Eski dünyadan tamamen bağımsız gelişmelerine rağmen Aztekler , avrupadakinden hiçte aşağı kalmayan bir uygarlık geliştirmişlerdir.Muhteşem mimarisi , titiz kayıt tutma yöntemleri ve Avrupalılarınkinden çok üstün olan gök cisimlerinin görünüm ve devinimlerine dayalı takvimleri vardır.Aztek sanat eserleriyle karşılaşan Albrecht Duker Agustos 1520 de, “ Şimdiyedek kalbimi böylesine sevince boğan bir şey görmemiştim.Her yanı tümüyle altından bir kulaç boyunda bir güneş gördüm.Yine bir Ay gördüm ki , som gümüşten , iki oda dolusu silah, zırh ve daha başka araç gereçleri gördüm.Harikalarmı görüyorum demekten alamadım kendimi ”

152

Duker ‘ın sözünü ettiği altından güneş, 3,5 m çapında , 25 ton ağırlığında ve üzerinde Aztek takviminin yer aldığı bir semboldür.Azteklerin dinsel inançlarına ait sembollerinde bulunduğu bu takvimde en çarpıcı özellik bir yılı 365 gün olarak kabul etmesidir.Yıl , her biri 20 günden oluşan 18 aya bölünmüştür.

153

Haftanın ilk günlerine tavşan, ev, çakmaktaşı ve kamış isimleri verilmektedir.Yıllar kümeler , bağlar ve dönemler şeklinde gruplandırılmıştır.Onüç yıl bir küme , dört küme bir bağ, iki bağ ise bir dönem oluşturur, her kümedeki ardışık yıllarda yine tavşan ,ev, çakmaktaşı ve kamış işaretleri ile tanımlanıyordu.Bu dört işaretlerin başka uygulamalarıda vardır.Tavşan, kuzey, kara , kış ve havayla, Ev ; doğu ,beyaz, sonbahar ve toprakla,çakmaktaşı ; güney,mavi, yaz ve ateşle, kamış ise batı ,kırmızı , ilkbahar ve suyla ilişkilidir.Buradaki dört ana yöne ek olarak üç belirgin noktada merkez, başucu ve ayakucu idi.Azteklerin kozmogonik tasarımlarınıda içeren takvimde her biri yeni dünyanın yaratılmasıyla başlayan ve onun yok olmasıyla biten dört dönem, yine toprak hava,su ve ateşle simgelenmiştir.Aztek inanışına göre bu dört dönem insanlığın oluşumu için yeterli olmamış ve insanlar beşinci çağda ortaya çıkmıştır.Bu çağı haber veren güneş tanrısıda takvimin tam merkezinde yer almıştır.

Aztekler büyük disk biçiminde tasarımladıkları dünyanın, evrenin tam ortasında yerleştiğine ve çevresine bir su halkasının kapladığına inanmışlardır.Dünyanın merkezinden çıkan dört yön evreni çeyrek dairelere ayırmaktadır.Böylece oluşan evrenin yatay bölmesi onüç gökten ve dokuz yer altından ibarettir, bu gökler tanrıların evleridir ve en yüksekte olanı evreni yaratan iki ulu tanrı için yaratılmıştır.Dokuz yer altı ise , genelde ölümün geçmek zorunda olduğu alçak düzlemlerdir.

Aztek inanışına göre güneş her gün karanlığın güçleriyle , Ay ve yıldızlara karşı bir mücadele sürdürmüş ve onları yenmiştir.Güneşin ölümü savaş esirlerinin kurban edilmesiyle önlenebilecektir.Çünkü güneş bu mücadele sırasında insanları hayatta tutan değerli madde kandan destek görmüştür.Aztekler bu mücadelede tanrılarıyla birlikte çalışmalıdırlar.Bu çapa bile uyarısı yapılmış afetlerin oluşunu engelleyemeyecektir.Güneş bir gün düşmanlarıyla girdiği mücadeleyi kaybedecek, dünya korkunç depremlerle yok edilecek ve vahşi kötülüklerin ordusu göklerden inerek insanlığa noktayı koyacaktır.

Gökler kuruldu
Yeryüzü tamamlandı
Ya şimdi kim hayatta kalmalıdır….

Bir Aztek güncesinden alınan bu sözler aynı zamanda onların dinsel inançlarıyla özdeşleşmiş olduklarını belgeler.

Ve tanrılar İnsan Kanı İçtiler….

Aztek dini çok tanrılı olmakla birlikte iki tanrı ; Huitzilopochtli ve Quetzalcoatl daha bir ön planda olup her işi düzenleyen takvimle sıkı bir bütün halinde damgalarını tüm kültlere basmışlardır.Aztek dininin inanılmayacak denli fazla sayıda insan kurbanıyla kendini gösteren tüyler ürpertici bu özelliği vardır.

154

Aztekler insanları kitleler halinde tanrılarına kurban ediyorlardı ; hatta büyük doğal afetlerde yaklaşık 20,000 insanın kurban edildiği bilinmektedir.Aztek rahiplerinin açıkca bilinen işlevide , amansız tanrıların öfkelenerek herkesi kötürüm ve hastalıklı bırakmamaları , dünyayı yakıp yıkmak için onlara körpe insan yürekleri ve insan kanı sağlamaktı.Bunlar piramitlerin basamaklarından çıkartılır, dört rahip tarafından tutularak tapınaklara yürütülür, kurban taşı üzerine kolları ve ayakları gergin durumda sırt üstü yatırılır, beşinci rahip tarafından kullanılan ve volkanik taştan yapılmış bıcakla göğüsleri baştan başa yarılarak açılır, sonra kurbanın hala çarpmakta olan yüreği yerinden burularak koparılır ve tanrıya sunulurdu.

155

Ceset ise piramit merdivenlerinden yuvarlanarak atılırdı.Savaş tutsaklarının yanında köleler, bazı genç erkek ve bakire kızlar kurban edilenler arasındadır.Bu yönüyle Aztek uygarlığı bir anlamda yüksek kültürünü günümüz insanına vahşi görünen bir takım uygulamalarla birleştirmektedir.

156

Aralık 20, 2009

Tiahuanaco

Kategori: Yasak Arkeoloji — neferkaminanu @ 14:27

Tiwanaku – Tiahuanaco

Bolivyada , deniz seviyesinde 4.000 yüksekte Altiplano’nun verimsiz düzlüğünde bulunan Pre-inka dönemine ait şehirdir.

Baskın görüşe göre MÖ.1500-1200 arasında bir kültürün yönetsel , dini ve astronomik merkezidir.Günümüz araştırmacıları köklerini 12.000 yıla dayandırmaktadırlar.Titicaca gölünün güneyinde kurulan şehir gölün zaman içinde kuruması ve aynı zamanda sahile 12 km uzaklıkta olan bir şehirdir.Tiwanaku , Aymara dilinde, Tiahuanaco ,Meksika dilinde söylenişi olup Aymara dilindeki anlamı “ Otur aşağı küçük lama” dır.

Tamamen Astronomik bakış açısıyla kurulmuş bu kente tonlarca ağırlıktaki taşlar 300 km uzaklıktan getirilmiştir.

Tiwanakuda kurulan Puma Punku Astronomik gözlem evi yüzlerce ton ağırlığındaki taş blokları ve günümüz inşaat müdendisliğini kıskandıracak yapı tekniği ile araştırmacıları oldukça şaşırtır.

Puma Punku ‘da oyulmuş bir taş bloğu. Kusursuz kesilen blok üzerinde hassas 6 mm çapında yapılan eşit delikler bulunmaktadır.Dönemin teknolojisi ile bunun yapılması imkansız gibi gözükmektedir.Araştırmacılar tarafından kesik taş ve bakır ile yapıldığı söylenmektedir.

Bir takım araştırmacılar tarafından kesik taş ve bakır ile yapıldığı söylesede bu bölgedeki bilimsel araştırmalar hep geçiktirilmiştir.

Tek parça halindeki mono bloklar metal kancalarla birleştirilmiştir.Tapınağın geri kalan bu büyük taşları birbiri üstüne montaj ile bağlı olduğunu bloklar ile iç içe inşa edilmiştir Bu mühendislik tekniğine iç içe denmektedir.Yapısal tasarım günümüz teknolojisi ile değerlendirildiğinde mükemmel olarak değerlendirilir.

MÖ önce 6.000 yıllarda ata yele gem vurmasını öğrenmiş bir insanoğlu anlatımı için oldukça sıra dışı mimari yapılar dönemin mühendislik alandaki becerisinin bize hiç anlatıldığı gibi olmadığının göstergelerinden bir tanesidir.Bu ve buna benzer yapılar bir çok tarihçi ve arkeolog için görünmemeye devam etsede hala dünya üzerindedir.

Teotihuacan

Kategori: Yasak Arkeoloji — neferkaminanu @ 14:05

Kelime anlamıyla ilgili olarak ;

Tanrıların Doğduğu Yer : Ulusal Antropoloji Müzesinde

İnsanların Tanrılaştığı Yer : Graham Hancock

Tanrıların Ortaya Çıktığı Yer : Gerald Messadie

Farklı çevirileri olan Teotihuacan , Mexico ‘nun 40 km kuzeydoğusunda bulunur ve 30 km alanı kapsar.

Koordinatlar : 19° 41’ Kuzey, 98° 50’Batı

Klasik Arkeologlar tarafından İ.Ö 150’ lerde kurulduğu söylenen şehirle ilgili İ.S 650’lerde çöküş 750’’lerde sebebi bilinmeyen şekilde terkedilmiştir. Döneminin 6 büyük şehrinden biri olan Teotihuacan farklı kültürlerin bir araya geldiği astronomi ve din merkezidir.Kuruluşuyla ilgili Klasik Arkeolojinin İ.Ö 150 tarihlemesine karşın Bölgede bulunan Cuicuilco’nun aktifleşmesi ile çevreye saçtığı lavlar piramitlerden birinin basamaklarının lavlarla kaplanmasına sebep olmuştur.Bu patlamayla ilgili olarak Jeologların ortak tarihlemesi İ.Ö 5000 ‘dir.

Bölgede yaşamış bir çok kültür bulunmaktadır.Bunlardan bir parçasındada Aztek’lerin yaşadığı kesindir.Aztekler piramitleri doğru yorumlayamamışlar bugün bile hala kullanılan Güneş ve Ay piramiti isimlerinin ortaya çıkmasına sebep olmuşlardır.Halbuki piramitler Ouetzalcoatl – Tezcatlipoca karşılaşmasını temsil etmektedir.Doğu tarafındaki 24 m yükseliğindeki 6 basamaklı Quetzalcoatl piramiti bulunur.

En etkıleyıcı yapı olan guneş piramiti 13 ağustosta guneşın yerleştıği pozısyon olan 15 buçuk derece kuzey batıya yönlendırılmışken, ölüler bulvarı caddesine 15 buçuk derece kuzey doğudan 15 buçuk derece guney batıya uzanır.

Güneş Piramiti.

Güneş Piramiti , Teotihuacan antik kentinin görünümüne hakim dünyanın en büyük üçüncü piramitidir.Temel çevre olarak Mısır Büyük Piramite çok yakın değerdedir.Yükseklik olarak yarısı kadardır.

Yükseklik için temel çevre ve oranı :

Büyük Piramit Güneş Piramiti

6.2800001….: 1 6.2800001…: 1 12.56071….:1 12.56071

2 x Pi için 6.2831853 4 x Pi için 12.566371

Ay Piramiti.

Şehrin kuzey başında ana eksen üzerine ana anıt olarak kurulmuştur. Önünde 5 katmanlı platform bulunur.

Ay piramitinden Güneş Piramitine bakış ve Ölüler Bulvarı.

Aralık 19, 2009

Izapa : Zamanın Başladığı Yer

Kategori: Bilim ve Teknik Seçme — neferkaminanu @ 16:36

125

Üç bin yıl önce güney meksikanın Pasifik kıyısı ovalarında orta amerikanın en büyük yanardağı gölgesi altında Güneş Tanrısından bir rahibe , mezoamerikadaki insan tarihini değiştirecek bir açıklama geldi.
Rahip 13 Ağustos dediğimiz günde (Büyük olasılık M.Ö 1358) hiçbir ağacın, direğin yada sutunun , diğer bir değişle dikey olan hiçbir şeyin gölge bırakmadığını gördü.

Böyle mucizevi bir olay acaba bir daha gerçekleşebilecekmiydi. ?

Rahip günleri saymaya başladı.İki yüz altmış gün sonra ikinci bir defa daha oldu.Ve bundan 105 gün sonra , diğer bir 13 Ağustos’da da hiçbir şey gölge bırakmadı.Rahip , bu kendini tekrarlayan olayı keşfederken herhalde Güneş Tanrısı’nın kişiliğiyle iletişimde bulunduğunu hissetmekteydi.

127

Bu ilginç olaylar, Meksika-Guatemala sınırında , Izapa adındaki büyük bir tören yerinde gerçekleşiyordu.Daha sonradan gelen ve tahminen daha gelişmiş bir uygarlık tarafından yapılmış benzer yerlerin aksine, buradaki tapınağın piramid ve tepeciklerinin yüzeyleri , kusursuzca kesilmiş ve yerleştirilmiş taşlar yerine , kaba çakıl taşları doldurulmuştur.Buna rağmen yeni bulgular göstermektedir ki, Izapanın benzersiz konumu nedeniyle yukarıdaki gibi bir senaryo ,tahminen yeni dünyadaki ilk zaman ölçümü olan 260 günlük kutsal takvimin başlangıcını belirlemiştir.

Tzolkin yada tonalamatl diye bilinen bu garip takvim, hem doğanın mevsimsel döngülerini kavramak için yapılan bir ilk girişimdir, hemde tüm yaşamın saatini başlatır.13 sayıyı 20 gün adıyla bütünleştiren bu kutsal takvim kullanılmaya başladıktan sonra aralarında ,Olmekler, Mayalar ve Aztekler de bulunan sonraki büyük Mezoamerika uygarlıkları için din, sanat ve bilim alanlarında temel oluşturmuştur.

Yüzyıllardır kullanılan 365 günlük normal takvimde bu olaydan hemen birkaç yıl sonra keşfedilmiştir, bir yılın gerçek uzunluğu hakkındaki ipuçları yine Izapa’nın benzersiz konumu nedeniyle elde edilmiş olabilir.Izapada bulunan ana piramitin üstünden Orta Amerikanın en yüksek dağı ve sönmüş yanardağı olan Tajumulco kolaylıkla görülür.Binlerce yıl önce bu merdivenlerinden çıkmış bir rahip ilginç ve etkileyici bir görüntüyle karşılaşacaktır ; berrak gökyüzünde neredeyse kör edecek güneş , muhteşem yanardağın tam ana kraterinin içinden yükseliyor izlenimi vermektedir.Arkeologlar her zaman kutsal takvimin , 365 günlük normal takvimden daha eski olduğunu iddia etmişlerdir, çünkü eğer 260 günlük takvim Mezoamerikalıların yılın 365 gün olduğunu anlamalarından evvel düşünülmüş olmasaydı, büyük bir olasılıkla hiçbir zaman kullanılmayacakdı.Gerçektende , mevsimler ve dolayısıyla tarımsal dönemlerle uyuşmayan bu ayinlere dayalı takvimin pratik bir değeri yoktur.

Fakat Mezoamerikalılar 260 günlük takvimi kutsal olarak takdis ettikleri için, güneş, yılının keşfinden sonra onu terk etmediler; bunun yerine iki takvimi bir sistem içine bütünleştirdiler.

Er ya da geç , tüm ileri uygarlıklar, bir yılın 365 gün olduğu anladılar.Fakat 260 günlük takvim, Mezaamerikadan başka hiçbir yerde ortaya çıkmamıştır.Halende Guetamaladaki bazı kabilelerde kullanılmaya devam edilmektedir.Kullanıma başladığı 3000 yıl öncesinden bugünedek bu eski takvim bir gün kadar bile aksamamıştır.

Hiç kuşku yok ki, Izapalılar kutsal takvimi liderlerine ve soylularına isim vermek için kullanılıyorlardı.Her gün , yerel mitoloji için önemli olan 20 hayvanın isimlerinden biri ile gösterilmektedir; timsah,şahim, kartal,jaguar, yılan,geyik ve kaplan gibi.

Tzolkin ‘in tarihi değeri kadar gökbilimsel değeride vardır.Rahipler 260 günlük takvimi güneş tutulmalarını önceden bilmek için kullanıyorlardı.Ve inanıyorlardıki, her 52 yılda, kutsal hayvanların güneşe göre yerlerine dönmeleriyle birlikte tarih kendini tekrarlayacaktır.Sonraları , Aztekler, bir 52 yıllık dönemin yada bir “Aztek Yüzyılı” nın son gününde tekrar yakmak üzere tüm ateşlerini törenlerle söndürüyorlardı.Eski Arkeoloji bilimi, Mayaların ayinsel takvimi bulmalarına neden olarak , bu sürenin insanın gebelik müddetinin(266 gün) bir yaklaşığı olduğu , yada kendilerine göre sihirli anlamı olan 13 ve 20 sayılarının çarpımı olmasını göstermektedir.Gökbilime dayalı bir çözüm, Mayalar konusundaki uzmanların başkanı Sir J.Eris Thompson’un kendisi tarafından saf dışı edilmiştir.Ona göre takvimin gökbilimsel bir dayanağı olabilmesi için bütün bölgede biliniyor olması gereklidir.Bu demektiki , takvimi hangi uygarlık bulmuşsa cevresindeki tüm uygarlıklarıda buna inandırmak zorundaydı.Halbuki dağlar,vadiler ve sık ormanlarla dolu bu tip bölgede, böyle merkezi bir sistemi sürdürmek için gerekli haberleşmenin doğurduğu pratik sorunlar, üstesinden gelinmez görünüyordu.

Fakat Ocak 1973′de bir sabah, Yucatan yarım adasındaki büyük Maya tören merkezi Chichen Itza’nın tarihi gözlemevi El Caracol’da Sir Eric tarafından ” Yeni Dünyadaki en çirkin bina” olarak adlandırılan yerde El Castillonun duvarlarında karmaşık ışık şekilleri tespit edilir.
YILANIMSI TANRILAR….

Hem ilkbahar hemde sonbahardaki gün-tün eşitliklerinde (ekinoks) güneşin zayıf ışığı parmaklıklardan içeri girince Mayalar tarafından tanrı olarak yapılan canavar biçimli yılan yontuları dalgalanarak, göklerden yere inmiş izlenimi verir.260 günlük esrarengiz takvim süresininde buna bağlı oluşturulduğu düşünülür.Güneş ephemeris gösteriyordu ki, güneş 260 gün arayla tam tepeden sadece 15′inci eklemin (ekvatarun 15 derece kuzzzeyi) biraz güneyindeki bir çizgi doğrultusunda geçiyordu.Ephemeris’e göre bu 260 günlük süreler her yıl 13 agustos başlamaktaydı.Bu en anlamlı tarihtir.Aralarında Sir Eric’inde bulunduğu bir çok Maya kültürü uzmanına göre, Mayalar M.Ö 3114 yılının 13 Ağustosunu zamanın başlangıcı olarak kutlamışlardı ve takvimlerini de o günde başlatmışlardı.

Onbeşinci enlem Meksikanın Pasifik kıyısı ovalarının küçük bir bölümünden geçtikten sonra Guatemala ve Honduras’ın dağlık bölgelerini keser ve doğudaki ovalardan geçip karayibler denizine ulaşır.Bu çizgi üzerinde özellikle Copan ; Honduras’ın dağlık bölgelerinin batı bölümünde yer alan Copan ; arkeolojik belgelere göre mayaların en önemli gökbilim merkezidir.Mezoamerika’nın kutsal takviminin doğum yeri için en iyi aday olarak görülür.

Fakat bu varsayım, bir çok ciddi kusura sahiptir.İlk önce tarihi takvimin bir çok günü tropik ovalarda yaşayan timsah , maymun ve iguana gibi hayvanların adını taşıyordu, fakat Copan bu türlerin hiç birinin yaşamadığı meşe ormanları arasında , yaklaşık 600 m yükseklikte bulunmaktadır.Ayrıca maya uygarlığının merkezi Pete’den 300 km uzaktadır.

Dahası , ölçülü tahminler bile Mezoamerika’nın kutsal takviminin doğum tarihini milattan önce dört yada beş yüzyıl önce olarak gösterirken , Copan’daki en eski yazıtlar M.S 465 yılından başlar.
YANLIŞ ZAMAN BOYUTU…..

Buna göre Copan sadece ekolojik olarak değil aynı zamanda yanlış zaman boyutunda bulunmaktadır.Bütün Mezoamerika içerisinde bu özellikleri verebilecek tek yer vardır : IZAPA

İlkel ızapalılar deniz kıyısında yaşar , avcılık ve tarımla uğraşmaktadırlar.Uygarlıkları milattan birkaç yüzyıl öncesinden milattan yüzyıl kadar sonrası arasında yeralmıştır.

Eğer aranılan Izapa vadisiyse kutsal takvimi Mayalar bulmamış, bu Izapalıların bir keşfi olmuştur.Onlar kendilerinden sonra gelen Olmek ve Mayalara miras bırakmışlardır.O halde yeni dünyada uygarlığın gerçek beşiği Izapadır.

Fakat ilk zaman ölçümünün yapılabileceği en mantıksal yerin Izapa olmasına karşın ,260 günlük takvimin Mezoamerikanın diğer bölgelere nasıl ulaştığı hala esrarını korumaktadır. Bu konudaki en önemli ip ucu belli başlı tören merkezlerinde ana yapılar ve hatta bazı durumlarda tüm şehir , güneşe doğru yönlendirilmiş şekilde yapılmasıdır.

Mezoamerikadaki bir zamanlar büyük bölümünü yönetmiş Teotihuacan ‘da ana caddenin 15 derece 30 dk kuzey doğudan 15 derece 30 dk güneybatıya yönlendirilmiş olması şehre egemen olan yapı Güneş Piramitinin ise caddeye dik açı yapmaktadır.Yani azimutu 285 derece 30 dk dır. Bu dev yapı güneşi anmak için yapıldığına ve genelde batıya doğru dönük olduğuna göre özel bir günbatı konumuna göre yönlendirilmiş olmalıdır.Yılın hangi günü güneş 285 derece 30 luk bir azimutla batar. ? Bu özel gün Mezoamerikada zamanın günağırımı’nın yıldönümü olan 13 Agustosdur.Mayaların başkenti adı verilen Tikal’deki görkemli beş piramit gökbilim görevi görür.Tapınak 1 den 4 ‘e uzanan çizgi 13 Ağustosdaki gün batımının azimutunu verirken , 1 ve 3 ‘üncü tapınaklar arasındaki çizgi gün-tün eşitliklerini , 4 ve 3 tapınaklar arasındaki bir başka çizgi ise kış inkılabındaki (22 Aralık) gün ağırımını tanımlamaktadır.

Olmekler , yağmur ormanları ve bataklıklar içinde , (biri M.Ö 1200 de San Lorenzo’da diğeri 200 yıl kadar sonra La Venta’da olmak üzere bölgenin en eski merkezlerinden ikisini inşa etmişlerdir. İki konumda arkeolojik mantığa her zaman ters düşmüşlerdir, fakat bunları inkılaplara göre yönlendirme prensibi açısından ele alınırsa San Lorenzo’daki kış inkılabında güneş cevredeki en yüksek dağ olan Zempoaltepec’in içine batar; La Ventadaki yaz inkılabında ise San Martin yanar dağının içine ” batar”.

Mezoamerikadaki eski tören merkezleri güneş inkılabı yerine göre şekillendirilmiş olduğunu ve her merkezdeki bir yada daha fazla yapının 285 30 luk bşr azimutla yönlendirilmiş olmasına karşın bu merkezler onbeşinci enlem üzerinde bulunmadıklarına ve dolayısıyla güneşin 260 günlük devirlerini ölçmek için kullanılamayacağına göre yöresel rahipler güneşin 13 Ağustosdaki önemini nerden anlamışlardır. ?

Eğer zamanın günağırımını ‘nın hangi günde anılacağını sadece izapalı rahiplerin bildiğini varsayarsak , belki Izapa’dan Yucatan’a yada Meksika yaylasına giden gezginler bu bilgileri beraberlerinde götürmüşlerdir.Çünkü sorun , bu bilgileri bir şekilde iletmek değil doğru iletmekle ilgilidir.Güneşin tam tepeden geçeceği bir sonraki günü, yaz inkılabından sonra 52 gün sayarak bulabilirlerdi.

Sonraları , 260 günlük takvimi geliştiren Izapalıların , bir yılın gerçek uzunluğunu bulan ilk Mezoamerikalılar ‘da olabileceği düşünülebilir.Çünkü Izapa coğrafi kilit noktası olan Tajumulco yanardağının tören merkezine yakın olduğu bir yerdir.Dahası Mezoamerikadaki gelişmiş uygarlıkların en eskisi olan Olmecler eğer gerçekten güneş inkılabları arasındaki aralıkların bilincinde idiyseler buna göre 365 günlük takvim İsa’nın doğumundan 1000 yıl önce var olmuş olmalıydı.Öyleyse , daha pratik olan bu takvimden tahminen daha önce varolan ayinsel takvim ise kimsenin hayal edemeyeceği kadar eskiye dayanmalıdır.
” 0 POP ” VE ” 1 IMIX “

Tarihin bir döneminde , iki takvimin de bir arada kullanıldığı , Maya takvimindeki isimlerin her iki sisteme de referans vermesinden anlaşılmaktadır.Yapılan incelemede bu dönemin M.Ö 235 olduğu tespit edilir.Buna göre normal takvimin ilk günü (Mayaların 0 POP) bir yaz inkılabıyla çakıştığı M.Ö 1320-1323 arasında olan bu gün , ayinsel takvimin düşünüldüğünden de eskiye ait olduğu fikrini destekler.Kutsal takvim başlangıcına, Maylar’ın ” 1 IMIX” aıdını verdikleri tarih ise M.Ö 1358 olarak karşımıza çıkar.Buna göre ayinsel ve normal takvimlerin birbirlerinden 35 yıl arayla oluşturulmuş olmaları olasıdır ve hatta iki sistemde aynı kişi tarafından düşünülmüş olabilir.

Bir zaman ölçüleri olan Izapalıların neden ikinci bir sistem geliştirdiği sorusunun cevabı, tarımsal nedenlerle olduğudur.Izapanın birkaç km batısında kazılar yapan Yeni Dünya Arkeoloji vakfı M.Ö 1400 yıllarından öncelere ait katmanlarda , ok yada mızrak başı olamayacak kadar küçük ,sert ve siyah taştan yontulmuş yüzlerce yonga bulmuşlardır.Onlara göre bu besin kaynağı olan manyek bitkisinin rendesi için kullanılmaktadır.M.Ö 1400 yılından sonra bu yongalar yerini mısır öğütmek için kullanılan aletlere bırakmışlardır.

Olmeklerden daha eski , Mayalardan da gelişmiş Izapa , Mezoamerikanın gerçek kültür merkezi olmuş olmalıydılar.Bu fikir onların uygarlıklarının kökleri hakkında kavramlarımızı tümden değişirmektedir.

Mezoamerikadaki takvimlerin ilk doğuş yeri olması Izapayı Yeni Dünya uygarlığının ilk başladığı yer olarak görmekle beraber, aynı zamanda Izapalılar Mıknatıslanmanın özelliğinide biliyorlardı ve Mezoamerikadaki ilk piramiti yapanlarda onlardı.

128

Izapalıların denize açılan bir halk olduğu ve uzun bir zaman boyunca Ekvator gibi ülkelerle ilişkide oldukları eldeki kanıtlardan anlaşılmaktadır.Izapada bir çok yapının yönü Tacana yanardağına dönüktür.En yüksek dağ olan Tajumulco görüş alanı içerisindeyken niye ikinci en yüksek dağa yöneliş olduğu , Pasifik kıyılarından bakıldığında Tacana , Tajumulco’dan daha yüksek görünmektedir.Denizden 180 km açıktan bile görünür.Eski Izapalılar için bu dağ bir nevi deniz feneri görevi üstlenmiş olabilir.Izapaya ilk gelenler büyük bir ihtimalle Pasifik kıyılarından çıkmışlardır.
Arkeolog ve bilim adamlarının bir çoğu 11.000 km genişliğindeki pasifik’i geçmenin olanaksız olduğunu söyleselerde Izapalılar ile Polinezyalılar arasındaki şaşırtıcı benzerlikler için bir açıklama yapılamamaktadır.Ayrıca Çin ve bazı Orta Amerika uygarlıkları arasında kışkırtıcı benzerlikler vardır.Örneğin çinde bir soylu ölünce dilinin altına küçük bir yeşim taşı yerleştirilirken aynı uygulama Maya rahipleri içinde geçerlidir.Bu bir raslantımıdır yoksa Amerika kıtasındaki yabancı bir uygarlığın köprübaşımı. ?

128

Sonraki Sayfa »

WordPress.com'dan blog alın.