Talmud

Posted: 29/06/2015 in Sıradışı

Yahudilere göre Sina dağında Tevrat’ın yanısıra Musa’ya verilmiş olan birde sözlü vahiy vardır. Yazılı kutsal kitap bu sözlü vahiyden tek kelime söz etmesede modern yahudi peygamberleri bunun böyle olduğunda ısrarcıdırlar. Yahudi din adamları kutsal kitabın bahsetmedi bu sözlü vahiyleri kitap halinde toplamışlar ve Tevratın yanında 14 ciltlik Talmud adında yeni bir öğretiyede sahip olmuşlardır. Yahudilere göre Tevrat ve Talmud birbirinden ayrılamaz. Hatta bazı görüşlerde Tevrattan önce gelir. Bu konuda söylenenlere göre Tevrat (Yazılı Torah) , Talmud (Sözlü Torah) yani kanunların nasıl uygulanacağının sözlü ifadesidir. Torah (Tora) günümüzde yahudilerin Tevrat yerine kullandıkları isimdir, çünkü bir adıda Yeni Ahit olan Eski Ahit kelimesini kullanmak istemezler, Tora’nın Türkçe karşılığı Töre’nin karşılığı olduğu söylense de anlamı farklıdır .

255

Torah olarak yazılan bu sözcüğün sonundaki h harfi arapçada olduğu gibi illetli harflerden olup okunurken düşer ve Tora olur. Tora yani Tur , semitik dillerde Boğa anlamına gelir, örneğin sina yarımadasının en büyük liman şehri El Tur, hem boğa hemde Boğa El’in şehri anlamındadır. zaten dünya dillerinede burdan yayılmıştır, Latin dilinde Toro, boğa demektir. Boğa yani Tora’da kenanlıların en büyük tanrısı  “El” ‘in sembolüdür. Bu ismi kullanma konusunda oldukça ısrarlıdırlar.

 

 

crop

Töre bir toplumda çeşitli konularda izlenilen yolların ,adetlerin ve ahlak anlayışının tümünü ifade eder. Gele- nek zaman zaman Töre ile karıştırılsada anane olarak bilinen gelenek Töreden farklı olarak geçmiş çağların kural ve uygulamalarının kuşaktan kuşağa aktarılmasıdır ve batı dillerindeki karşılığı Tradisyondur. Töre’de ahlaki kavramlar gelenekte yaşamın her alanı söz konusudur. Bütün bu kavramların günümüz karşılığı ise Hukuk’tur.

Yazılı kutsal kitapta hiç söz edilmemsine karşın Yahudilerin sözlü Tora dedikleri Talmud için bir tür Yazılı Tora tefsiri diyebiliriz.Buna göre Eski Ahitteki hükümler geneldir, mesela Cumartesi çalışmayacaksın hükmü genel bir hükümdür, uygulamada bunun nasıl olacağını ise Talmud açıklar.

Bu konuda sözlü olduğu söylenen Talmud süreç içerisinde Tevrat gibi yazıya geçirildi ve buna Mişna dendi. Daha sonra yahudi ilahiyatçılar Mişna üzerinde çalışmalar yaparak Talmud’u ortaya çıkardılar. Bugün M.S 4 ve 5 yy ait olan Kudüs ve Babil Talmud’u olarak bilinen iki farklı Talmud vardır. Musaya verildiği söylenen kitaptan 2,000 yıl sonra yazıya geçirilmesi demektir. Kelime olarak Mişna Tekrar, Talmud ise Talim demektir.  Talmud’un ana fikri yahudilerin üstün ırk olduğu üzerine kuruludur. Musaya verilen 10 emir dahi sadece Yahudilere verilmiştir. Talmud Baba Bathra 54 kısmında ;

” Gayri Yahudi’nin sahip olduğu mal,çölde ayağınızın altındaki sahipsiz araziye benzer, kim evvel alırsa onun olur. ” 

Yine Talmud’un Hoşem Hamişpat, Yoreh Deah, Sultan Arah kısımlarından ;

–  Yahudi olmayanlarının kanını akıtmak Yahveye kurban takdim etmektir.

–  Yahudilik maksat ve gayesi için işlenen bütün günahlar, gizli olmak şartı ile mübahtır.

–  Yalnız yahudi olanlara insan gözüyle bakılır. Yahudi olmayanlar birer hayvandır.

–  Hırsızlık etmeyiniz emri sadece Yahudiler içindir.Diğer milletlerin canları ve malları helaldir.

–  Yahudi olmayanların ırzı, namusu helaldir. Zina etmeyeceksin emri yahudiler içindir.

Bu gibi hükümlerin yanında ” Bir yahudi kızın bekareti iki yüz zuz değerindedir.Bu pazarlık edilerek düşürülebilir ” gibi hükümlerde olduğu için Talmud , Tevrat gibi herkese açık bir kitap değildir.

Eski Ahitte yer almayan Ahiretle ilgili oldukları sanılan inançlarda Tevratta değil Talmud’da bulunur. Buna göre yahudiler öldükleri zaman doğrudan cennete gidecekler ve orada sonsuza dek yaşayacaklardır. Çok günahkar olanları ise 12 ay cehennemde kalacaktır, bunun temel şartı ise sadece yahudilere karşı suç işlemiş olmaktır. Yahudi olmayan herkes ise putperesttir ve doğrudan cehenneme gidecektir. yahudi inancına göre Armageddon’dan sonrada hayat yine dünyada olacaktır. Bütün yahudiler dirilecek ve diriliş kudüs mezarlığından başlayacaktır, bu nedenle tüm yahudiler öldükten sonra buraya gömülmek ister ve ciddi bir sektör olmuştur. babil sürgününe kadar Tevratta ahiretle ilgili bir bilgi bulunmaz Tevrat sadece ölüp atalarına kavuştu yazar.

Talmud’ta diğer taraftan amerikan fantastik filmlerini aratmayacak hikayelerede rastlanır, hahamarın bazıları kadınları eşek yapar bunla pazara gider, ormanda yaşayan vahşi bir hayvan romaya 400 mil yaklaşınca kükreyipkent duvarlarını yıkar, Şimson yeni ölmüş bir eşeğin cene kemiği ile bin kişiyi öldürür , bu gibi saçmalıklar doludur.

 

 

Tevrat olarakta bilinen kitaplar topluluğu Eski Ahit yazıya geçirilmeden önce sözlü bir halk geleneği olup oldukça uzun bir süre hafızalarda tutulduğu söylenir.  Yaklaşık olarak 1500 yıl süren bu rivayetlere yapılan düzenlemelerin, eklemelerin, çıkarmaların sebep olduğu karışıklıklar sebebiyle gerek şekil bakımından gerekse içerik bakımından nasıl ve ne kadarının değiştirilmiş olduğunu söyleyebilmek mümkün değildir.

hebrew-scroll-torah

Eski ahitle ilgili en klasik değiştirilme örneği ” On Emir” dir, Çıkış kitabında ve Tesniye kitabında birbirinden farklı olarak yer almaktadır. (1) Sekiz yüz yıl önce Tevratta mevcut olan 304 bin harf bugün 800 bine yükselmiştir.  Din ve Dil bilimciler Tevratın 4 ayrı metinden oluştuğunu söylerler, bunlar Yahvist metin, Tesniye metni , Elohist metin ve Din adamları metinleridir. Yahvist metin Tanrının isminin Yahve olarak tanımlandığı , Eloist metinler ise Tanrının isminin Elohim yani İlahlar olarak adlandırıldığı metinlerdir. Bu metinlerin tam olarak ne zaman yazıya geçirildiği din bilginleri arasında tartışmalı bir konu olsada Tevratın kendisine dayanarak büyük olasılıkla İ.Ö 350 yılları civarında kaleme alınmaya başlanmıştır. Kumran’da bulunan ve Eski Ahit dışında bırakılmış olan dinsel metinlerin İ.Ö 3 yy ile tarihlendirilmesi bunu desteklemektedir. Bugün elimizde bulunan Eski Ahit 4 ayrı ve farklı metnin birleştirilmesi sonucu ortaya çıkmıştır, bunu Judeo_hristiyan din bilimcileri söylemektedir. Bu söylem bile Tevratın en az 4 farklı yazarın kaleminden çıktığının bir kanıtıdır, fakat hep görmeze gelinir. (2)

Sümerolog M.İlmiye Çığ bu konuda kutsal kitapların Babil sürgünü sonrasında yazıldığını , Peygamber Ezra ve arkadaşlarının ilk beş kitabı yazdığını söylemektedir.(3) Yahudi kaynakları ise bu kısmın Musa tarafından yazıldığını söyler. Bu konuda çalışma yapan bilim adamlarına göre Musa’nın yazması imkansızdır, Musa’nın yaşadığını iddia ettikleri dönemde Yahudilere ait bir yazı yoktur, ilgili tarihte Mısır hiyeroglif yazısı kullanıldığını düşünsek bile bu bile şüphelidir. Ahitte bildirilen zamanda Mısır Hiyeroglif yazısı esas itibarıyla resim yazısıdır ve bu tür edebi metinlerin yazılma imkanı yoktur. Yazıldığını düşünecek olsak bile bu 250 kitap sayfası demektir, bir veya bir kaç gecede 250 taş levhaya kazımak ve bunu taşımanın imkanı yoktur. Reformist Yahudiler bundan dolayı Musa’ya sadece On Emrin verildiğini söylerler .

Silver Torah pointer lying on a jewish prayer book

 

California Üniversitesinden Prof.Elliot Friedmann “Tevrat’ı Kim Yazdı” isimli kitabında beş ayrı haham tarafından yazılıp Musaya indirilen Tevrat’ın asıl nüshaları ile ilgisi olmadığını bugünkü Tevratın Azra adındaki hahamın bunları tek tek toplayarak Eski Ahit’in asıl nüshaları olduğu gerekçesiyle çoğalttığını söyler . Freidmann’a göre Tevrat aynı olayın farklı kaynaklardan anlatıldığı dört ayrı kaynağa sahiptir, İncil’de Matta, Markos, Luka,Yuhanna kaynaklarının ayrı ayrı kitaplaşmasına karşın Tevrat beş kitabın birleşmesinden oluşmustur. 16 yy. yaşayan ünlü Yahudi Filozof Spinoza’da Tevratın Babil dönüşünden en az yüzyıl sonra yazılmış olduğunu belirtir.

Spinoza Baruch

 Baruch Spinoza (1632-1677)

   Eski Ahit’in bahsi geçen beş kitabı Yaratılış ve Tufan konularından sonra Abraham ve Sülalesinin hayat hikayesini, Mısır’dan Çıkış , Çölde dolaşma, Musa kanunları ve ölümünü kapsar. BU beş kitaptan sonra gelen diğer bölümler Musa’dan sonra kitaba eklenmiştir. Örneğin Musa’dan sonra Eski Ahit’e  “Yeşu’nun Kitabı” daha sonra “Samuel’in kitabı” eklenmiştir. Bu eklemeler sonucunda 39 kitap ya da bölümden oluşan bir Tevrat ortaya çıkmıştır. Aslında 45 tanedir fakat sonradan 6 tanesi uyduruk olduğu için kitaptan çıkarılmıştır. Bu nedenden dolayı yazımı en uzun süren kitaptır. Sümerlerde tarih yazıcılığı olmadığı için bunu Hititlerden almış oldukları söylenir, fakat bunun doğru olması için Yahudilerinde bir tarih yazmış olmları gerekmektedir fakat Tevrat tarihsel olarak asla doğrulanamaz. Şu şundan doğdu, o bunun oğluydu gibi ifadelerin ötesine geçilmez. Zaten amacıda Yahudiliğe tarih olmak değil öğrenmiş oldukları Mezapotamya  Efsaneleri ile Yahudiliği ve Yahudileri yüceltmeye çalışan bu amaçla İsra-ellilerin diğer halkları nasıl katlettiğini anlatan soykırım hikayeleri ile insanoğlunu Yahudiler ve Ağaçtan inenler olarak ikiye ayıran üstüne üstlük sağdan soldan çalmış oldukları hikayelerle karman çorman bir kitap toplamıdır. Buna bir tarih dense bile hiçbir tarihi kayıtla doğrulanamaz. Bütünüyle hayali bir dünya varsayımından , hayali bir Babil sürgününe kadar olan bütün yahudi tarihi için Tevrat dışında bir başka kayıt sadece Mısır Firavunu Merneptah’ın diktirdiği zafer anıtında bulunduğu propandası yapılmıştır. 1895 yılında Etienne Drioton tarafından yapılan çeviriye göre “İsrail tükendi, tahılı kalmadı ” ifadesi vardır. Bazılarına göre ise “İsrail tükendi, tohumu kalmadı” şeklindedir. Ancak bu yazılanda da bir gariplik vardır. Ramses’in evlatlığı olan Merneptah İ.Ö 1237-1224 yılları arasında sadece 10 yıl hükümdarlık sürmüş , bu tarihlerde ve daha sonraları İsrail adında bir devlet olmadığını biliyoruz, bu durumda Merneptah israil devleti kurulmadan iki yüzyıl önce İsrailden söz ediyor demektir.

5000

 

Bu konudaki ikinci gariplik ise Menephart’ın İsrail halkını bütünüyle ortadan kaldırdığının yazılı olmasıdır, yani yazılı tarih boyunca İsrailin varlığından söz eden ilk kaynaktır ve onu tümden yok ettiğini söylemektedir. Bu anıtın Merneptah sefere çıkmadan önce hazırlandığı yolundaki söylentileri de buna ekleyecek olursak bu tanıklığa şüpheyle bakmakta fayda vardır, çünkü Bilim Oligarşisi Din olişgarşisi ile paralel çalışmaktadır, özellikle Mısır Arkeolojisi konusunda. Tüm bu kuşkuların eşliğinde yapılan bir dizi araştırma sonucunda ise bu tercümeye İsrail isminin özellikle birileri tarafından sokulduğu kanıtlanmıştır.

Bunun dışında Süleymanın Kralığının 5. yılında Mısır Kralı Şişak’ın İsrail’den vergi aldığı söylenir bazı tarihçiler tarafından bununda 22. Sülaleden Kral Şeşank olduğu sanılmaktadır. Bu Tevrat kayıtlı bir iddianın bazı tarihçiler tarafından tekrarıdır. Aynı tarihçiler Mısır tarihinde 5 tane Kral Şeşank olduğunu görmeze gelirler.

Tüm Eski Ahit tarihi boyunca İsrailliler diye bir kavmin ve daha sonra bir devletin var olduğunu sözü edilen devletin komşuları bilmez. Eski Ahit metinlerinin tamamlanarak resmen kabul ve ilan edilmesinin ise M.S 90 ‘lı yıllar olduğu yazılır çizilir her yerde. O yıllarda toplanan bir Yahudi meclisi (Jamnia Sinodu) elde bulunan bir çok nüsha arasında seçim yaparak 39 kitaptan oluşan bir derleme yapılıp ilan edildiği söylenmiştir.(4)  Üstelik M.Ö 3 yy. Yunancaya çevrildiği söylenen Septuagint’in çevirisinde 6 kitap uydurma bulunarak Çıkarılmıştır. Hristiyanlar bu meclisin sadece kağıt üzerinde olduğunu yazmasalardı bu tarih doğru kabul edilebilirdi. Bu tarih Musa’dan 1500 yıl sonrasıdır.

cha131005.1L

Günümüzde Tevrat’ın üç nüshası bulunur. Bunlardan biri Yahudiler ve Protestanlar tarafından kabul edilen İbranice nüsha, diğeri  Katolik ve Ortodoksların kabul ettiği Yunanca nüsha üçüncüsü ise Samirilerce kabul edilen Samiri dilince yazılmış olan nüshadır. Bu üç nüshanın içerikleri arasında ciddi çelişkiler mevcuttur. Bunlar o kadar ciddi çelişkilerdir ki Samiriye Tevratı ile Yahudi Tevratı arasında 6,000 civarında farklılık vardır. Üstelik Samiriler Tevratın sadece ilk 5 kitabını kabul ederler ve sonradan eklenenleri uydurma kabul ederler. Diğer taraftan İ.Ö 3 yy. Yunancaya çevrilen Septuaginta ismini aldığı söylenen Katolik Hristiyanlarının kullandığı Tevrat ile Samiri Tevrat’ı birbirleriyle daha fazla uyuşmaktadır.

180

Eski Ahit’in en büyük ve en eski nüshası ” Doğu Nüshası ” olarak bilinip İngiliz müzesinde 4445 numara ile kayıtlıdır ve M.S. 820-850 yılları arasında yazılmıştır. Onu M.S. 916 tarihli St. Petersburg nüshası izler. Üstelik her iki nüshada orjinal değildir. Bunlardan daha sonrasına ait olan el yazmalarından Leningrad Kodeksi M.S 10008 yılına aittir. Aleppo Kodeksi M.S. 900 sonrasına aittir, Ruchelin Kodeksi M.S. 1105 tarihine aittir. Tevratın İbranice standart yazılımı en son olarak Aaoran Aşer tarafından M.S. X. yy. gerçekleştirilmiştir. Bu Kuran’dan 300 yıl sonra demektir.

———————————————

(1). Çıkış, 1:21 , Tesniye 1:30

(2).Bilinen ilk itiraz 11.yy Isaac Inn Yashush, Yaratılış 36’daki Edom Krallarının Musa öldükten sonra bilinmeyen kişilerce eklenildiğidir. 15 yy. Rahip Tastarus, bazı bölümlerin kahinlerden biri tarafından yazıldığını , Musa tarafından yazılmadığını öne sürmüştür. 16. yy Andreas van Maes Musanın yazıklarına ilaveler olduğunu söylemiştir,17 yy. Thomas Hobbes Musanın yazıklarıyla ilgili çelişen kısımların kolleksiyonunu hazırlamıştır.  Bu tür analizler günümüze kadar sürekli devam etmiş ve edecek gibidir.

(3).Tevrattaki Ezra hikayesine dayanır fakat Babil sürgünü bir masaldır.

(4).Jamnia Sinodu ile ilgili yapılan araştırmalarda sadece bir teori olduğu ortaya çıkmıştır.

Zodyak

Posted: 30/04/2015 in Sıradışı

İnsanoğlunu gerçekler ilgilendirmez onlar sadece kandırılma peşindedir.Günümüzde adına Astroloji denilen ama gerçekte falcılığın “loji” eki almış olan bu yeni çağ müneccimliği modern insan için bin bir türlü masallar üreterek güzel bir kazanç kapısı açmıştır . Bu meslek erbabı konuya bilimsel bir hava katmak için yükselen burç, alçalan burç gibi yeni kavramlarda ekleyerek müridlerinin gözünde ulaşılmaz bir noktaya çıkmışlardır.  Burç denilen ayrım ; sabah gün dönümünde Güneşin arka fonunda görülen yıldızlar olup , insanoğlunun hayal gücü ile  yay,oğlak, başak, boğa gibi çeşitli sekillere benzetilerek gökyüzü 12 adet Burca bölünmüştür.

burclar-1

Ellerinde her hangi bir takvim bulunmayan eski insanlar Koç burcunu yılın başlangıcı olarak kabul etmişler ve böylece 21 Mart , İlkbahar Ekinoksunun ilk günü yılın birinci günü olmuştur. Bunun nedeni ise Kış mevsiminden çıkılarak yeni bir hayatın başlamasıdır, Türkler’de bunu binlerce yıldır Navruz bayramı olarak kutlamaktadır. Eski insanın icat etmiş olduğu bu dönemsel takvimler birer tarım takvimidir. Koç Burcu tohum atma, Aslan burcu hasat zamanıdır, Eski Yunancadan gelen Zodyak kelimesinin anlamıda burdan gelir ,  “Yaşam Döngüsü” . Bazı kaynaklarda Eski Mısırlılar, bazı kaynaklarda İznikli Hipparkos Burçları betimleyerek insan yazgısı üzerine et6kisi olduğunu ilan etmiş o günden bu yana bu sözde bilim özde falcılık hayatımızın bir parçası olmuştur.  İlan edilen sistemde 12 burç etrafında karmaşık bir inanç sistemi oluşturulmuş , Tanrısal bağlantılar , kehanetler birbirini izlemiştir.

education_wheel

Dünyanın kendi ekseni etrasında dönmesi esnasında Presesyon adı verilen bir yalpalanma hareketi vardır. Bunun sebebi yerkürenin tam bir küre olmamasından kaynaklıdır. Bu presesyon hareketi Kuzey kutbuna diktiğimiz bir çubuğun farklı zamanlarda farklı yönleri göstermesine sebep olur. Örneklemek gerekirse MÖ 3000 yılındaki kutup yıldızı , bugün bilinen Kutup Yıldızı Polaris değil Draconis takım yıldızının en parlak yıldızı Thuban’dır, bundan 10,000 yıl sonrada Vega olacaktır. Eksenlerde yaşanan bu ortalama 5 derecelik presesyon arka fonda bulunan yıldızların her 2,148 yılda bir değişmesine sebep olur , yani Güneşin bir Burçtan diğerine geçmesi 2148 yıldır bunun bir sonucu olarakta ekinoksta kaymaktadır. Bu da yaklaşık 26,000 yıllık daha uzun bir takvim demektir., üstelik yönüde farklıdır. Yıllık takvimde Günes’in dönüşü balık-koç-boğa yönünde dönerken presesyon kaymasında bu dönüş boğa-koç-balık yönünde olur.  Üstelik bu kadarlada sınırlı değildir, Güneş’in yılın belirli zamanlarında çakıştığı takımyıldızlarının yeride zaman içerisinde değişmektedir. Yani güneş doğarken arka fonda görülen yıldızlar sabit değildir,saniyede birkaç yüz kilometre yol katederler. Astronomlar buna “ öz hareket “ derler.

Presesyon-Axis24

Hatalar bununlada bitmez, Astronomi bilimine göre Gökyüzü tam 88 takım yıldızına bölünmüş- ken  Astroloji bunun 12 tanesini görür ve kalan 76 Burçtan  haberi bile yoktur . Sonunda ” loji” eki olan ama gerçekte üfürükçülükten baka bir sey olmayan inanç sistemi 4,000 yıl önce İznikte icad edildiğinden bu yana hiç bir değişikliğe uğramamış bunun sonucunda müneccimler tarafından KOÇ burcu hala 21 Mart ile 20 Nisan arasında tanımlanırken günümüzde 19 Nisan ile 13 Mayıs aralığına kaymıştır. Buna göre ünlü üfürükçünün size Koç burcundansınız dediğinde aslında Boğa Burcunda doğmuşsunuzdur. Buna göre size kader tayin ederler.

Türkiye’de şimdiye kadar Sumer dili ile Türk dilinin karşılaştırılması üzerinde iki araştırma yapılmıştır.(3) Türk mitolojisinde Sumer mitolojisinden izlere ait Muazzez İlmiye Çığ tarafından yapılan bir çalışma, 1993 yılında toplanan “Türk Kültürü Kongresi”ne sunuldu, henüz yayımlanmadı.

Bilindiği gibi yüzyıllar boyunca Batı kültürünün temeli, Yunanlilara, dini de Tevrat’a dayandırıliyordu. Fakat Sumerlilerin kültürü ortaya çıkmaya başlayınca, Batı dünyasımn gelişmesindeki ana kaynağın Sümerler’de olduğu anlaşıldı. Sumerlilerin gerek kendi çağlanndaki, gerek daha sonra var olan kültürlere yaptıklan etkileri iki kaynaktan izleyebiliyoruz:

1. Arkeolojik buluntular ve 2. Yazılı belgeler.

Bu etkiler; mimaride, sanatta, teknikte, sosyopolitik kurumlarda, bilimde, edebiyatta ve dinlerde görülmektedir. Kazılarda çıkanlan tapınaklann, sarayların, hatta özel evlerin yapı tekniği ve stili, daha sonraki milletlerin mimarisini şu veya bu şekilde etkilemiştir. Bundan en az 5 bin yıl önce Sumerlilerin uyguladıklan kemer, kubbe sistemi, sütunlar, yuvarlak pencereler, mozaikler, duvar süsleri, kabartmalar, sunaklar, nişler Ortadoğu’da olduğu gibi, Yunan, Roma yoluyla Batı mimarisine girmiştir. Silindir mühürlerinde görülen, tapınaklann duvarlannı süsleyen iki tarafında hayvan figürlü hayat ağacı, birbirleriyle kavga eden mitolojik hayvanlar, arslan başli kartal, uzun boyunlan birbirine geçmiş hayvan fıgürleri; İspanya, Fransa, İsviçre ve Orta Almanya’daki ortaçağ kiliselerinde çeşitli süslemeler halinde görülmektedir.(4)

Yapılarda kullanılan tuğla, kerpiç, evlere kadar künklerle getirilen su yollan, tuvalet, lağım teşkilatı Sumerlilerde başlamıştır. Sumer’in özellikle Lagaş Kralı Gudea zamamna kadar ulaşan plastik sanatını, ünlü heykeltraş Henry Moor (Henry Moor on Sculpture, Edithed by Philip James, London, 1968, s.165-167)’da dünyamn büyük plastik sanatlan olarak tanımlanan erken-Yunan, Etrüsk, eski Meksika, Mısır’ın 4-12. sülaleri zamanı, Roma, Gotik sanatı ile aynı düzeyde tutmakta ve onlardaki canlilik, ifade taızı ile sanat özelliklerini uzun uzun açıklamaktadır.

Kanallar açarak bataklıklann kurutulması, tarımın sulanması, ulaşımın sağlanması, sulann önüne set konarak bir tür baıaj uygulaması (5), yolculann her türlü rahatı bulacağı han veya motellerin yapılması (6), yine Sumerlilerde başlaınıştır.

Bugün uygarliğımızın temeli olan tekerlek, bundan en az 5 bin yıl önceye ait Ur kral mezarlarında gömülmüş arabalarda ve birçok kabartmada görülmektedir. Bu mezarlarda bulunan altın, gümüş, fildişi eserlerin türü ve işçiliği zamanımıza kadar ulaşmıştır. Sularda taşımacılık yapılan tekneler ve yelkenliler yine onların buluşudur.

Sumerlilerin uygarlığa en önemli katkıları, dillerine göre bir yazı icat etmeleri ve okullar açarak onu istedikleri her konuyu yazacak şekilde geliştirmeleridir. Başlangıçta yazı, resim şeklinde taşlar üzerine yazılmış.

Daha sonrâlan Dicle ve Fırat nehirlerinin oluşturduğu bol kil yazı malzemesi olarak kullanılmış. Yumuşak kil üzerine yazılmaya başlanan yazı, yavaş yavaş şekil değiştirerek işaretleri oluşturan çizgiler çivi şekline dönüşmüş (bu yüzden bugün “çiviyazısı” deniyor), kelimeler de kısmen hece olmuş, böylece hem kendileri istediklerini yazabilmişler, hem de Ortadoğu milletleri olan Babilliler, Asurlular, Hurriler, Hititler ve Urartuların da kendi dillerini yazmalarını sağlamışlardır. Ugaritler ve Persler de bu yazıdan harf yazısı yaparak yararlanmışlardır. Sumer yazısı Mısır yazısının icat edilmesine de önderlik etmiştir.

Geçen yüzyıldan beri yapılan kazılarla gerek Mezopotamya’da, gerek Anadolu’da on binlerce çiviyazıli tablet bulunnıuş, yazılar okunnıuş, diller çözülmüş ve tamamıyla unutulmuş en az üç bin yıllık Ortadoğu milletlerinin tarihi meydana çıkmış ve çıkmaktadır.

Sumerlilerin en önemli iki politik mirasından biri olan ve İÖ 3000 yıllannda kurduklan şehir beylikleri, Hindistan’dan Akdeniz’e kadar olan alandaki ve ortaçağ Avrupa’sındaki şehir krallıklarının öncüleri olmuştur. Bu şehirler; özgür ve kölelerden oluşan şehirlileri, siyasal meclisleri, askerleri, saygınları, rahipleri, alıcı ve satıcılan, çiftçi, sanatçı ve tüccarları, şehri koruyan Tanrısı, yeryüzünde onu temsil eden kralı, tapınakları, şehir surları ve onların kapıları ile birbirine benzemektedir.

İkinci politik miras, yazılı kanunlardır. Şimdiye kadar bulunan ilk Sumerce yazılı kanun kitabı, yeni Sumer devrini başlatan üçüncü Ur sülalesinin kurucusu Urnammu tarafından kaleme aldınlmıştır. Sumer kanunlannın daha sonra yazılanlara önderlik ve kaynaklık ettiği anlaşılıyor.

Alım satım, borçlanma, kira, miras bölüştürme gibi her türlü hukuksal işlerin birer yazılı antlaşma ile yapılması ilk Sumerlilerde başlamıştır. Evlenme boşanmalar da, .yasal sayılması için yazılı bir antlaşma ile kanıtlanmalıydı. Taşınmaz mallar ilk olarak bir kadastro yoluyla Sumer’de güvenceye alınmıştır.

Vergi dengesizliğini, kırtasiyeciliği, zorbalığı, rüşveti önlemek, kadın ve erkeğin eşit işe eşit ücret almasını sağlamak amacıyla ilk reform yapan yine Sumerliler olmuştur (7).

Bunlardan başka Sumerlilerin bilimde attıklan temeller de küçümsenecek gibi değildir. Onlar gökyüzünü incelemişler; Ayın hareketine göre seneyi otuzar günlük 12 aya bölmüşler. Güneş sistemine göre de her yıl artan 10 günleri toplayarak üç yılda bir seneyi 13 ay yapmışlar. Ayları haftalara bölerek, hafta içinde bir günü dinlenmeye ayırmışlardır. Araplarda, aya göre yapılmış takvim devam etmekte. Bu yüzden her yıl ayların başlangıcı 10 gün önceye geldiğinden ay zamanlan hep değişmektedir. Burçlan Sumerliler saptamış. Onlara akrep, terazi, boğa, ikizler gibi verdikleri adlar Sumerceden çevrili olarak sürmektedir. Dünyadaki bütün olayların gökyüzünde yazıli olduğuna inanan Sumerliler, onu incelerken astronomi ve astrolojinin temelini kurmuşlardır.

Matematikte onlu ve altılı sistemi kullanmışlardır. Bugün onlu sistem dışında altılı sistem de saat, dakika, daire ölçümünde kullanılmaktadır. Okullarda matematik öğreniminde çarpım tablolan, çeşitli problemlerin çözümü yer almaktadır. Yunanlı Fisagor’a (Pisagor) mal edilen Fisagor teoremi de tablet üzerinde çizilmiş olarak bulunmaktadır. Cebirin kökeni de Sumerlilere dayanmaktadır.

Tıbbın başlangıcı da Sumerlilerde. Hastalıklan,.onlara yarayacak ilaçları gözlemişler, çeşitli ilaç reçeteleri yazmışlardır. Hastalan iyi etmek için yalnız ilaca değil sihire de başvurmuşlardır. Sihir, bu çağda bile aynı amaçla kullanılıyor.

Sumer yazılı belgelerinin en önemlilen edebi olanlardır. Onlar; Sumerlilerin hayal güçlernn, dünya ve evrene bakışlannı, sosyal düzenlerini, dinsel inanışlannı yansıtır. Bunlar; kahramanlannın serüvenlerini dile getiren destanlar, geçirilen felaketleri anlatan ağıtlar, dinsel törenlerde Tanrılan, mabetleri, krallan öven ilahiler, Tanrılann öykülerine ait efsaneler, tartışmalar, atasözleri ve deyimler, hayvan masallan, okullarla ilgili hikâyelerden oluşmaktadır (9).

İşte bu belgelerin ışığında, Sumer dininden tek tanrılı dinlere gelen etkileri ve din kitaplanna giren konuları açığa çıkarmaya çalışacağız.

SUMER DİNİ

Sumer dini çoktanrılı bir dindi. Dünyada, evrende, doğada görülen, hissedilen her nesnenin bir Tanrısı vardı. Tanrılar insan görünümünde, fakat insanüstü güçleri olan ölümsüz varlıklardı. İnsanlar gibi, onlann da çocuklan ve eşlerinden oluşan aileleri bulunuyordu. Bu aileler kral gibi bir Baştanrı altında toplanmışlardı. Tanrılar da insanlar gibi sever, üzülür, kızar, kıskanır, kavga eder, kötülük yapar, hastalanır, hatta yaralanabilirlerdi. Yer, Gök, Hava, Su Tanrılan yaratıcı, diğerleri yönetici ve koruyucu Tanrılardı.

Her şehrin bir koruyucu Tanrısı vardı. O Tanrı, şehrinin iyi yaşam sürmesinden sorumlu idi. Onun gücü, şehrinin iyi veya fena olduğuna göre değişirdi. Bunlara aym zamanda diğer şehirlerde de tapılırdı. Bu şehir Tanrıları, evrenin yönetimini aralannda bölüşmüşlerdi. Tanrılara ait listelerde 1500 kadar Tanrı adı bulunması, Sumerlilerin ne kadar çok Tanrı yarattığını göstermektedir.

Tanrıları insan şeklinde algılamalan, Tanrıları şehirlerin dışında evren ve doğa Tanrısı olarak geliştirmeleri ve onlan uyumlu bir sistem içine almalan, Sumerlilerin önemli ruhsal başanları olarak kabul edilmektedir. Tanrılar yalnız evrende değil, insanlarm yaşamına da girerler. Örneğin, yorulmak bilmeden gezen Güneş Tanrısı Utu, her şeyi görür, adaleti korur, insanlara yardım eder, ciğer falı bakanlann piridir. Bilgelik ve Su Tanrısı Enki, insanlann ve sihirbazlarm koruyucusudur. Venüs yıldızını simgeleyen Tanrıça İnanna, âşıklann ve savaşçılann koruyucusudur (10).

Sumer’de Tanrılar istediklerini yapar; onlar, insanlara ne istediklerini bildirmez. Ancak insanlar onlara, kendilerinden istenileni sorarak öğrenebilir. Bu, kurban edilen hayvanlann karaciğerlerindeki işaretlere göre anlaşılır. Bu işaretlerin ne olduğu, neyi anlattığı, bu hususta yazılmış kataloglarda bulunur; rahipler ona göre onlan yorumlar. Ayrıca rüya ile de Tanrı istediğini bildirir. Tanrının yapılacak bir işi uygun görüp görmediğini anlamak isteyen; mabede gider, kurban keser, dua eder ve uykuya yatar. Gördüğü rüyanın olumlu veya olumsuz olduğunu da ancak rahip yorumlar.

Sumerliler, bu Tanrılar dünyası üzerine pek çok efsane geliştirmişler; şiirler yazmış, ilahiler bestelemiş, törenler düzenlemiş ve bütün bunlan yazıya geçirerek zamanımıza kadar ulaşmasını sağlamışlardır. Onlann kurduklan çokTanrılı din, yavaş yavaş tektanrıya dönüşerek, bugünkü dinlerin temelini oluşturnuştur. Fakat bu arada diğer Tanrılar da tamamıyla yok olmayarak bu dinlerde melekler, şeytanlar, cinler olarak varlıklarını korumaktadır.

DİNLERİN KARŞILAŞTIRILMASI

Yahudi, Hıristiyan ve Müslüman dinleriyle Sumer dini arasındaki ortak noktalar şunlardır: Tanrının yaratıcı ve yok edici gücü; Tanrı korkusu; Tanrı yargılaması; kurbanlar, törenler, ilahiler, dualar ve tütsülerle Tanrıyı memnun etmek; iyi ahlaklı, dürüst ve haktanır olmak; büyüklere ve küçüklere saygı göstermek; sosyal adalet; temizlik.

Temizlik Sumerlilerde çok önemli idi. Tapınağa gidenlerin, dua edenlerin, kurban kestirenlerin vücutça temiz olmaları gerekti. Düşmanlann yıktıklan şehirler için onlann yazdıklan ağıtta:

“Artık karabaşlı (Sumerliler) halk tören için yıkanamıyor, kirliyi beğenmek onlann kaderi oldu, görünüşleri değişti” denmektedir (11). Yeni yapılan binalar, içine girmeden önce dinsel bir temizlikten geçirilirdi. Temizlik, atasözlerine bile, “Yıkanmamış elle yemek yeme!” olarak girmiş.

Sumer Tanrıları, insanlara ne istediklerini bildirmez; fakat hoşlarına gitmeyecek bir işi yapan insanları cezalandırırlar. Buna karşılık diğer dinlerde Tanrı bazı kimselere ne istediğini bildirir. İnsanlar da ona göre hareket ederler. Tanrı bildirilerini alan kimselere Farsçada “peygamber”, Arapçada “resul” denir. İlginç olan, peygamberlik olayı, Yahudilerden Asurlulara geçmiş. Çiviyazıli metinlere göre bu düşünce Asur ve Filistin’de politik ve ekonomik krizlerle başlamış. Asur’da Tanrıdan bir insan (peygamber) yoluyla alınan haberler tabletlere yazılmış. Onlara göre Tanrı ile iletişime giren insanlar çeşitli şekilde trans haline giriyorlar. Bu kimseler aslinda aşağı tabaka sayılıyor ve büyücülükle bağlanıyor. Konuşan Tanrıça ise, onun ağzından söyleyen de kadın oluyor. Özellikle Aşk Tanrıçası İştar’dan haber getirenler. Bunlar ya Tanrılardan üçüncü şahıs olarak buyruğunu alır veya birinci şahıs olarak kendisini, konuşan Tanrı ile bir yapar. (A. Leo Oppenheim, Ancient Mesopotamia, Chicago, 1964, s.221.) Kur’an’da da aym ifadeyi buluyoruz. Allah bazen üçüncü şahıs olur, bazen doğrudan konuşur (12).

Sumerlilere göre Tanrılar, şehirleri ve bütün kültür varlıklarını meydana getirmiş ve insanlara vermiştir. Aynı düşünceyi Kur’an’da da buluyoruz.

A’râf Suresi, ayet 26:

“Ey Ademoğullan! Size çirkin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Tekva (iman) elbisesi daha hayırlıdır.”

Nahl Suresi, ayet 81:

“Allah yarattıklarından sizin için gölgeler yaptı, dağlarda sizin için barınaklar yarattı ve sizi sıcaktan koruyacak elbiseler, savaşta koruyacak zırhlar yarattı.”

Yâsîn Suresi, ayet 42:

“Gemilerin benzerlerinden, binmekte olduklan ve ileride binecekleri şeyleri onlar için biz yarattık.”

Bu üç ayette Allah hem birinci şahıs olarak konuşuyor, hem de ondan üçüncü şahıs olarak söz ediliyor.

Yâsîn Suresi, ayet 82:

“Onun işi, bir şeyi yaratmak istediği vakit ‘ol’ demektir, o şey hemen olur.”

Sumer’de de Tanrılar “Ol” der ve her şey oluverir.

Her üç dinde de Tanrıların var edici güçleri yanında yok edici güçleri de var. Sumer’de Tanrı Enlil, Tanrılar meclisinde Ur şehrinin yıkılmasma karar vermiştir. Şehrin Tanrısı buna ne kadar üzülse elinden bir şey gelmez. Gelen ordular Tanrının dünyadaki araçlarıdır. Aynı deyimi Kur ân da da buluyoruz:

Enfâl Suresi, ayet 17:

“Savaşta siz onlan öldürmediniz, Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmadın, Allah attı.”

Sumer’de Tanrı kızmaya görsün, kendi ülkesi bile olsa yakıp yıktırır. Sumer Tanrılannın babası Tanrı Enlil, Akad krallarının yaptıklarına kızarak gözlerini dağlara çeviriyor ve oradan barbar ve vahşi Gutileri çekirge sürüleri gibi getirterek Agade’yi ve hemen hemen bütün Sumer’i kırıp geçirtiyor. (S.N. Kramer, The Sumerians, s.66.)

Tevrat’tada birçok kez Yahve’nin (Yehova) insanlara kızarak onlara yok edici felaketler verdiği, seçtiği , komşu milletleri İsrail’in üzerine saldırttığı bildirilmektedir.

Ayni olayı Kurân’da da göıüyoruz. Birçok sure içindeki ayetlerde Allah’ın çeşitli milletleri nasıl yok ettiği yazıliyor. Bunlardan bazılan:

Hacc Suresi, ayet 44:

“Ey Muhammed! Seni yalancı sayıyorlarsa bil ki, onlardan önce Nuh milleti, Âd milleti, Semûd, İbrahim milleti, Lut milleti ve Medyen halkı da peygamberlerini yalancı saymış, Musa da yalanlamıştı. Ama ben, kâfırlere önce mehil verdim, sonra onları yakalayıverdim, beni tanımamak nasılmış görsünler!”

Furkan Suresi, ayet 38:

“Âd, Semûd ile Ress’lileri ve bunlann arasında birçok milleti de yerle bir ettik.”

Ankebût Suresi, ayet 38:

“Âd ve Semûd milletlerini de yok ettik.”

Fussilet Suresi, ayet 13:

“İşte sizi, Âd ve Semûd’un başına gelen kasırgaya benzer bir kasırga ile uyardım.”

Fussilet Suresi, ayet 16:

“Rezillik azabını onlara dünyada tattırmak için üzerlerine dondurucu rüzgâr gönderdik.” (Âd milleti hakkında bkz. Sadi Bayram, Kaynaklara Göre Güneydoğu Anadolu’da Proto Türk İzleri, Ankara, 1980, s.54.)

Muhammed Suresi, ayet 13:

“Biz halkı seni yurdundan çıkaran nice şehirleri yok ettik. Fakat onlara bir yardım eden çıkmadı.”

Ahkaf Suresi, ayet 27:

“Ant olsun biz çevrenizdeki memleketleri de yok ettik.”

İsrâ Suresi, ayet 15, 16:

“Bir ülkeyi yok etmek istediğimizde, o beldenin şımarmış olanlanna önce emrimizi ulaştınnz. Yine kötülük ederlerse biz de orayı yerle bir ederiz.”

Sumer’de krallann nasıl sarayları varsa Tanrıların da öyle evleri olmaliydı. Bunun için “Tanrı evi” adı altında görkemli tapınaklar, yanlarında Tanrılarla insanlan yaklaştırdığı düşünülen basamaklı kuleler yapılmıştı. Daha sonra bu Tanrı evleri sinagoglara, kiliselere, camilere dönüştü (l3). Camilerin ve minarelerin üstündeki yarım ay, Sumer Ay Tanrısının sembolüdür (l4)

Sumer krallan, Tanrılann yeryüzündeki vekili sayılıyordu. Bu inanç Hıristiyanlıkta papaya, Müslümanlıkta halifeye geçerek sürmüştür.

Bakara Suresi, ayet 30:

“Rabbin meleklere, ‘ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar da, ‘biz hamdinle sana tesbih eder ve seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun’ dediler.”

Sumer kanunu, Babil Kralı Hammurabi’nin yaptığı kanuna temel olmuş, ondan Musa’nın ve Yahudi kanunu, ondan da İslam kanunu etkilenmiştir. Hammurabi nin (İÖ 1750) Güneş Tanrısından kanunu alışı, Musa’nın Tanrıdan kanunu alışına örnek olmuştur. İlginç olanı İslam’da hukukun, ancak, Araplann Irak topraklannı ele geçirdikten sonra kurallaşmasıdır. Sumer, Babil hukuksal geleneklerinden çıkan sözler, İbrani kanunu Talmud’da bulunuyor. Ortodoks Yahudi’deki boşanma terimi Sumerce bir kelime. Sinagogda Tevrat okunurken dinleyenler şallannın saçakları ile onu izlerler. Bu, Sumer’de hukuksal bir belgenin onaylandığım göstermek için tablete elbise kenarıyla basılmasını yansıtmaktadır. (Samuel Noah Kramer, Cradle of Civilization, New York, 1967, s.160.)

Musa’nın kanununda bulunan anaya babaya saygı, kimseyi öldürmeyeceksin, zina yapmayacaksın, çalmayacaksın, yalan tanıklık etmeyeceksin, komşunun kansına ve malına göz dikmeyeceksin gibi kurallar Sumer kanununda da aynı. Yalnız Sumer Kanunu daha insancıl; göze göz, dişe diş yok cezalarda. Ne yazık ki, Sumer kanunlannın yazılı olduğu tabletler çok kırıklı, belkn de toprak altından daha çıkarılamayanlar da var. Bu yüzden tam karşılaştırma yapılamıyor. Buna karşın daha sonra Samiler tarafından yapılan kanunlann, Sumer kanunlarına dayandığı kuşku götürmez. Buna açık bir örnek olarak, lbrahim Peygamber’in karısı ile cariyesi arasındaki olayı gösterebiliriz. Sumer kanununa göre kısır bir kadının kocasına verdiği cariyesi çocuk doğurunca, hanımına karşı büyüklük taslayamaz, öyle yapmaya kalkarsa cezalandırılır.. Tevrat ve Kur ân da yazıldığına göre İbrahim Peygamber’in kısır olan kansı Sara, cariyesi Haceri çocuk yapmak üzere kocasına veriyor. Cariye, çocuk doğurup kendisini üstün görmeye başlayınca, oğlu İsmail ile çöle götürülüp atılıyor kocası tarafından (15).

Tevrat’a göre büyük erkek çocuğa mirastan özel bir pay verilir. Çocuklar isterse babanın sağlığında bu payı alabilirler. Tekvin bap 25: 32- 34′te Yakup büyük kardeşi Esav’a isteği üzerine payını veriyor. Aynı kural Sumer’de de var. Sumerce yazılinış Lipit-İştar kanununda bu madde, tabletin kırıklığı yüzünden tam değil (Sumer, Sabil, Asur Kanunlan, s.69, madde 2). Fakat Hammurabi kanununda bunun tümünü buluyoruz: Madde 165: Eğer bir adam büyük oğluna tarla, bahçe ve ev hediye eder, ona bir belge yazarsa, baba öldüğünde o payını ayrıca alır ve baba malının diğer kısmını kardeşleriyle eşit bölüşecektir.

Araplarda zina yapan kadınların taşlanması, Tevrat’ta olmasına karşın (Tesniye 13-23), Kur’an’da böyle bir ceza yok. Zina cezası ile ilgili dört ayet bulunuyor. Bunlar:

Nisâ Suresi, ayet 15-16:

“Kadınlarınızdan zina yapanlara karşı içinizden dört şahit getirin. Eğer şahitlik ederlerse, o kadınları ölüm alıp götürünceye kadar, yahut Allah onlara bir yol açıncaya kadar evinizde tutun. İçinizden zina yapan her iki tarafa ceza verin! Eğer tövbe edip uslanırsa artık onlara ceza verip eziyet etmekten vazğeçin. Çünkü Allah tövbeleri çok kabul eden ve çok esirgeyendir.”

Nûr Suresi, ayet 2:

“Zina eden kadın ve erkekten her birine yüz sopa vurun. Müminlerden bir grup da onlara şahit olsun!”

Nûr Suresi, ayet 3:

“Zina eden erkek ancak zina eden veya putperest olan kadınla, zina eden kadın da zina eden veya putperest olan erkekle evlenebilir.”

Taşlanma cezası Sumerlilerin eski çağlarında varmış. Fakat değişik bir nedenden İÖ 2200′lerde Lagaş Kralı Urukagina tarafından yapılmış sosyal reform metninde, geçmiş zamanlarda olduğu gibi iki koca almaya kalkan kadınlar ve hırsızlann; bu fena hareketleri yazılı taşlarla taşlanacakları bildirilmektedir (l6). Daha sonra yazılan kanunlarda bu taşlanma konusu bulunmuyor.

Sumer kanunlannda zina ile ilgili maddeler, kırıklıkları dolayısıyla (olsa gerek), yok. Buna karşın Hammurabi kanununda bulunuyor.

Sumer, Babil, Asur Kanunları, s.198:

” 129. Eğer bir adamın kansı bir başka bir erkekle yatarken yakalanırsa onları bağlayıp suya atacaklar. Eğer kadının kocası yaşatırsa, kral da yaşatacak.

“130. Eğer bir adam başka bir adamın babasının evinde oturan karısını zor kullanıp koynunda yatırırken yakalanırsa, o adam öldürülecek, kadın özgür.”

Sumer’de bekâret konusu önemli görünüyor. Sumer kanunlarının yazılı olduğu tabletler kırık ve okunamayan yerleri çok. Okunabilen iki madde bunu kanıtlıyor: Bunlardan birinde, bir kölenin zorla bikrini bozan 5 şekel (tahminen 40 gram) gümüş vermek zorunda. Diğerinde dul olarak evlenen bir kadın, kocasından boşandığında kız olarak evlenen kadının alacağı tazminatın yarısını alabiliyor (l7)

Tevrat’ta kural daha katı. Bir kız evlendiğinde bakir olmadığı kanıtlanırsa taşla öldüıülüyor (Tesniye 22:13-21). Buna karşın, Kurân’da bekâret konusu ele alınmamış.

Sumer’de tecavüz de fena sayılmış. “Hür bir adamın kızı yolda tecavüze uğrarsa; anne, babası onun sokakta olduğunu bilmemişlerse, kız onlara ‘tecavüze uğradım’ derse, anne, baba onu zorla erkeğe karı olarak verecekler.” (The Ancient Near East, Supplementary Texts and pictures Relating to old Testament, Editted by James B. Pritchard, Princton, 1969, s.89, 90.)

Tecavüz, Sumer efsanesine bile konu olmuş. Tanrı Enlil, Tanrılann başı olduğu halde, evlenmeden önce karısını aldatarak zorla tecavüz ettiği için Tanrılar meclisince yeraltı dünyasına sürülmüş (18).

Aynı olay Tevrat’ta (Tesniye, 22:28, 29) şöyle:

“Eğer bir adam kız olan nişanlanmamış bir genç kadınla yatarsa ve onları bulurlarsa, adam genç kadının babasına 50 şekel (şekel Sumerlilerden Akadcaya geçen bir ağırlık ölçüsü birimi) gümüş verecek ve kadın onun karısı olacak.”

Eğer adam, nişanlı bir kızla şehirde yatarsa her ikisi de taşlanarak öldürülüyor.

Kur’an’da bu konu yok.

Sumer’de sosyal adaleti koruyan Tanrıça, senede bir kere insanlan iyi veya fena hareketlerinden dolayı yargılar, kötüleri cezalandırır. Bu inanış İslam dinine, Şaban ayının on beşinde Berat Kandili olarak girmiştir (l9).

Sumer Tanrılannın esas adlarından başka, niteliklerine göre diğer adları da vardı. Babilliler bu adlardan 50’sini yeni yarattıkları Tanrı Marduk’a vererek tek Tanrı düşüncesine doğru bir adım atmışlardı.

İslam dininde Allah’a verilen 99 ad, aynı geleneğin bir devamı gibi görünüyor.

Sumerlilere göre ölüler, “kur” adlı karanlık, dönüşü olmayan bir yeraltı dünyasına gidiyorlar. Tevraı’ta bu; Şeol, Yunan’da Hades, İncil’de cehennem, İslam’da ahret olarak devam etmektedir. Sumerlilere göre burada tekrar dirilme yok. Fakat yeraltı dünyası, Tanrıları, rahipleri, ölenlerin gölgeleriyle oldukça hareketli bir yer. Buradan bazı özel durumlarda gölgeler yeryüzüne çıkabiliyor. Gılgamış’ın çağrısı üzerine arkadaşı Enkidu’nun gölgesi çıkarak iki arkadaş konuşuyorlar. Tevrat Samuel I:28′de Kral Saul’un isteği üzerine Samuel’in gölgesi yeraltından çıkıyor.

Sumer dininde yeraltındaki ölülerin ruhları için yiyecek ve kurbanlar sunulmazsa, onlar yeryüzüne çıkarak insanlara rahatsızlık veriyorlar. Ölenlerin arkasından çok fazla ağlayıp sızlanmak onları sıkıyor. İslamiyette de ölüler için yapılan dualar, kurbanlar bu inanışın bir devamı. Türkiye’de de “çok ağlayıp ölünün ruhunu rahatsız etmeyin” sözü vardır.

Yahudilere, Babil tutsaklığından sonra Perslerin etkisiyle, Zerdüşt dininden; ölülerin tekrar dirileceği, cennet, cehennem ve Sırat Köprüsü girmiştir. (Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s.361.)(20) Kurân’da Sırat Köprüsü yok. (Ama, müslümanlar nesdense inanırlar)..

Sumerliler, kendilerinin, Tanrılar tarafindan seçilmiş üstün bir halk olduğunu yazmışlar. Tevrar’ta Yahve, Kur’an’da Allah, İsrailoğullarını üstün bir kavim yapmıştı. Tevrat Tesniye 14:6; Kur’an Câsiye Suresi, ayet 16; Bakara Suresi, ayet 27.

Sumerliler kadınları bir tarlaya benzetmişler. Aynı deyim hem Tevrat, hem Kur ân da var. Kur’an da “kadınlarınız sizin için bir tarladır, tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın” yazılı (Bakara Suresi, ayet 223).

Sumerliler, dünyadaki bütün olayların ve Tanrıların isteklerinin gökte yıldızlarla yazılı olduğuna inanırlardı. Kurân’da aynı inanış “Levh-i Mahfuz” olarak süıüyor. (Dipnot 23‘e bakımz.)

Neml Suresi, ayet 75

“Gökte ve yerde göze görünmeyen hiçbir şey yoktur ki, apaçık bir kitapta da (Levh-i Mahfuz) bulunmasın.”

Bürûc Suresi, ayet 17, 18:

“Orduların haberi geldi mi sana? Onlar Firavun ve Semûd orduları idi (nasıl helak oldular?).. Bilakis inkârcılar bir başka çeşit yalanlamanın içine düştüler. Allah onları arkasından kuşatmıştı. Hakikatte onların yalanladıkları Levh-i Mahfuz’da bulunan şerefli Kur’an’dır.”

Bu ayete göre Kurân bile gökte yazılı bulunuyor. Sumer’den kaynaklanan bir inanç!

Sumerlilerde 7 sayısı çok önemlidir. 7 gün geçmek, 7 dağ aşmak, 7 ışık, 7 ağaç, 7 kapı gibi. Aynı şekilde Tevrat ve Kur’an’da da 7 sayısı bolca bulunmaktadır. İslam’a göre cennetin 7 kapısı vardır; Sumer yeraltı dünyasının da 7 kapısı bulunuyor.

Yahudi dinsel törenleri Babil’den alınmıştır. Onların bu törenlerde söyledikleri şarkılar, Mezopotamya’da yeniyıl bayramlarında söylenen şarkılara benzemektedir. Cinlerin yok edilmesi dualan da Babil kökenlidir.

Sumerliler, Tanrılarını sevindirmek, onlardan bir istekte bulunmak, hastalıklardan kurtulmak için veya yaptıkları adaklara karşılık kurban kestirirlerdi. Bu kurbanlar sakatsız ve hastalıksız olmalı ve kurban sahibi vücutça temizlenmeliydi. Kurbanlar, rahipler tarafindan özel dualarla kesilirdi. Kurbanın sağ kalçası ve iç organlan Tanrıya takdim edilir, gerisi etrafta olanlara dağıtılırdı. İslamiyet’te de kurbanlar aynı koşullarda kesiliyor. Yalnız hocanın kesmesi zorunlu değil. Kurbanın sağ kalçası ile iç organlan Tanrı yerine kurban sahibine bırakılır, gerisi dağıtılır.

Sumer’de Erhanedan devrinde Ur Kral mezarlanna göre, Kral ve Kraliçeler askerleri ve etrafındakilerle birlikte gömülürdü. Fakat metinlerde her türlü kurban yazılmasına karşı insan kurbanı yok. Buna mukabil İsrail’de, Yunan’da insan kurbanı yapılmış. (Cyrus Gordon, The Common Background of Greek and Hebrew Civilization, New York, 1966, s.225.) İbranilerde ölü veya dirileri kıvandırmak veya şahıslann sağlığını korumak için Tanrı ile bir tür anlaşma olarak insan kurbanı yapılmış. (Tevrat, Sauel N 21: 6-9; Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s.142.)

Sumerlilerde, okul tabletlerine göre 6 gün çalışma, 7. gün dinlenme var. Bu Yahudilere Sabbat olarak geçmiş. On emirde “Sabbat’ı düşün, onu kutsal gün olarak gör!” deniyor. 6 gün çalıştıktan sonra, yedinci gün Tanrıya adanmış bir dinlennıe günü oluyor. Yahudilere ve Kur’an’a (dipnot 28‘e bkz.) göre Tanrı 6 günde dünyayı yaratıp yedinci gün dinlenmiş. Bu günün cumartesi olması da Babillilerden geçmiş. Babilliler her ayın 7. gününde (Şapatu) bir kutlama yaparlardı. Bu üzgünlüğü ve nefis terbiyesini ifade eden ve Satürn gezegenine adanmış bir gündü (İngilizce’de Saturday, Satürn gezegeninden gelen bir gün adı, yani Cumartesi). Satürn kötü güçlerin temsilcisi idi. Yahudiler bu günün anlamını değiştirerek onu neşeli bir hale koymuşlardır. Onlar Cumartesi gününü Tanrı’ya dua ederek, kitaplar okuyarak çeşitli eğlencelerle geçirirler ve en ufak bir işe el sürmezler. İslamiyete bu gün Cuma’ya dönüştürülerek daha hafıfletilmiş kuralla alınmıştır.

Sumer yazarlarına ve ilahiyatçılanna göre her insanın ve ailenin bir şahsi Tanrı’sı veya Tanrısal baba yerine geçen iyi bir meleği vardı. Bu, bir fal, bir rüya veya görünen Tanrı ile bir anlaşma yapılarak belirlenirdi. Bunun görevi, Baştanrılardan, ait olduğu kimse için sağlıklı ve uzun ömür dilemek ve onun isteklerini Tanrılar meclisine iletmek. Tevrat’ta (Tekvin 31:53), “İbrahim’in, Nahor’un Allah’ı, babaların Allah’ı aramızda hükmetsin!)” deniyor. Bu da Sumerlilerin şahsi Tanrısının bir yansıması. İbrahim’in Allah’ı, İbrahim ile; onu tanıyacağına, kendine Allah yapacağına dair bir ahit yapıyor, onu da sünnet yapılmak suretiyle pekiştiriyor.

Kur’an’da(Kaf Suresi, ayet 17, 18). “Hiç kimse yoktur ki, onun üzerinde bir koruyucusu ve denetleyicisi bulunmasın” denmektedir ki, bu da Sumerlilerdeki bireylerin özel Tanrılarını yansıtıyor.

Sumer Tanrılarının gökte toplandıkları Duku adında bir yerleri var. İslam inanışına göre de Allah yedi kat göğün üzerinde Arş’ta oturuyor. (Hûd Suresi, ayet 7; Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi; ayet 4.)

Kur’an’a göre (Şûrâ Suresi, ayet 51) Allah, bir insana ancak vahiy yoluyla, perde arkasından veya bir elçi gönderip emirlerini ona bildirir.

Tevrat’ta Tanrı ile şahıslar (peygamberler dışında Musa’nın kardeşi, kölesi İbrahim’in karısı gibi) karşılıklı konuşuyorlar veya insan şekline girmiş melekler Tanrı’dan haber getiriyor veya Tanrı istediğini rüyada bildiriyor.

Sumer’de Tanrı sadece bir kez duvar arkasından konuşuyor (Bilgelik Tanrısı Enki, Tufanın olacağını, Nuh’un karşılığı olan Ziusudra’ya duvar arkasından söylemiş). Tanrılar insanlara yapacakları işleri rüyalarda bildiriyor. Bunlardan başka fal ve kehanet yoluyla insanlar, Tanrılann isteğini öğreniyorlar.

Tevrat’daki ilahiler, atasözlen ve deyimlerin Sumerlilerden kaynaklandığı anlaşılmaktadır (21). Sumer atasözleri Tufan kahramanı Ziusudra’ya babası Şuruppak tarafından, Tevrat’ta Süleyman’a babası Davud tarafından söyleniyor. Kur’anda ise Lokman tarafından adı verilmeyen oğluna öğüt veriliyor. Lokman’ın kimliği hakkında çok çalışılmış; bazıları onun peygamber olduğunu, bazıları da çok dindar olduğundan Tanrı tarafından uzun ömür verildiğini, yaşamı boyunca bilgisinin arttığını söylüyor. O, 560 yıl yaşamış ve bir adı da Sumerce Ziusudra gibi ölümsüz anlamına gelen Lubad imiş. Arami edebiyatında Ahiqar, Bizans’ta Planudes olarak ortaya çıkıyor. Bunların hepsi Sumer’deki Ziusudra’ya dayanmaktadır (Paul Lunde, Aesop of the Arabe, Aramco, 1974, March-April, s.2).

Sumer’de rüyalar Tanrı bildirisi olarak yorumlanıyor. Bu rüyalardan bazılannın etkisi Tevrat ve Kur’an’da görülmektedir. Bunlardan en ilginci Yakub’un oğlu Yusufun rüyasıdır. Yusuf “Rüyamda tarlanın ortasında demetler bağlıyorduk. Benim demetim kalktı dikildi. Sizin demetiniz onun etrafını kuşatıp benim demetime eğildiler” deyince, kardeşleri “Bu bizim üzerimize kral mı olacak?” dediler. Yusufun ikinci rüyasında güneş, ay ve 11 yıldızın kendisine eğildiklerini söylemesi üzerine, kardeşleri onu öldürmeye karar veriyorlar. (Tekvin 97:7,9.)(22)

Aynı şekilde Sumer Kralı Urzababa‘nın yanında çalışan Sargon, gördüğü rüyayı Krala söyleyince, Kral “Benim yerime kral olacak” korkusuyla Sargon’u öldürmek istiyor. (Jerrold S. Cooper, Sargon and Joseph, Dream Come True, Biblical and Related Studies, Presented to Samuel Iwry, Indiana, s.33-35.)

Sumer mabet ve saraylarının yapılışında izlenen yol, bunlar hakkında yazılan ilahilerde belirtilmiş.Yapıya başlamak için önce Tanrının önermesi gerek. Bu da genellikle rüyada bildiriliyor. Bundan sonra yapı malzemesi ve sanatkârlar toplamyor. Yapıya başlamadan ve bittikten sonra temizlik törenleri yapılıyor. Bu yapıların görkemliliği övülüyor, adanma hikâyesi anlatılıyor. Bazı ilahilerde yapıyı yaptıran Tanrı tarafindan kutsanmak suretiyle ödüllendiriliyor(23). Tevrat’ta da aynı yol izleniyor.

Sumer Tanrı evleri hangi Tanrı için yapılmış ise o Tanrının ve ailesinin heykelleri içine konurdu. Kiliselerdeki İsa ve Meryem’in heykel ve resimleri bu âdetin bir uzantısı.

Sumerlilerde rahibeler tapınaklara Tanrının gelini olarak çeyizleriyle girerlerdi. Bu, Hıristiyanlikta devam etmektedir. Törenlerde Meryem’in heykelinin taşınması, Sumer törenlerinde Tanrı heykellerinin gezdirilmesini yansıtıyor..

Hıristiyanlıkta olduğu gibi Sumer’de de günah çıkaran rahipler vardı, bunlar kırmızı elbise giyerlerdi.

M.K’nun notu: Görülüyor ki; gerek Musevilik, gerek Hristiyanlık, gerekse de İslamiyet’te bulunan çeşitli uygulama ve inançların kökeni Sumer dininden kaynaklanmaktadır. Tüm peygamberler, kendilerinden önce gelen ve kendilerini Tanrı elçisi olarak tanıtan ve böylece saygı ve güvenirlik uyandırmak isteyen peygamberlerin uydurdukları dinlerden şu ya da bu şekilde esinlenerek yeni bir din uydurmuşlardır.

Referanslar:

1. Muazzez Çığ, “Atatürk and the Beginning of Cuneiform Studies in Turkey”, JCS 40/2 s.213, 214, (Atarürk ve Türkiye’de Çiviyazıları Biliminin Başlaması), Erdem, c.6, sa- yı 16, s.286, 287.)

2. Samuel Noah Kramer, Sumerians, Their History, Culture and Character, Chicago, 1965, s.306. Diane Wolkstein ve Samuel Noah Kramer, Inanna queen of Heaven and Earth, Her Stories and Hymns from Sumer, Philadelphia, 1983, s.115. Cyrus Gordon, The Coınnıen Background of Creek and Hebrew Civilization, New York, 1965, s.48.

3. Mebrure Tosun, Sumer Dili ile Türk Dili Arasında Karşılaştırma, Atatürk Konferanslan IV, Ankara, 1973, s.147, 168. Osman Nedim Tuna, Sumer Dili i1e Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ve Türk Dilinin Yaşı Meselesi, Ankara, 1989.

4. Hartmut Schmökel, Das Land Sumer, Stuttgart, 1962, s.169.

5. Samuel Noah Kruner, Tarih Sumer de Başlar (History Begins at Sumer ), çev. Muazzez İlmiye Çığ, Ankara, 1990, s.148.

6. Samuel Noah Kruner, Tarih Sumer de Başlar (History Begins at Sumer ), çev. Muazzez İlmiye Çığ, Ankara, 1990, s.225.

7. Samuel Noah Kruner, Tarih Sumer de Başlar (History Begins at Sumer ), çev. Muazzez İlmiye Çığ, Ankara, 1990, s.317-322.

8. Sumerde Astnonomi, Matematik ve Tıp hakkında daha geniş bilgi için: Ord. Pcof. Dr. Aydın Sayıh, Mısırlılarda ve Mezopotamyalılarda Matematik, Astronoıni ve Tıp, Ankara 1991.

9. Kazılardan çıkarılan Sumer edebiyatına ait tabletlerin hemen hemen üçte biri İstanbul Arkeoloji müzelerinin zengin Çiviyazılı Belgeler Arşivi’nde bulunmaktadır. Bu yüzyılın özellikle ikinci yarısından sonra, S.N. Kramer, Hatice Kızılyay ve Muazzez Çığ tarafindan yayımlanan bu tabletlerle, Sumer edebiyatına ait yeni konular ortaya çıkmış ve birçok konu da tamamlanabilmiştir. Bunlar hakkında bilgi için, Muazzez İlmiye Çığ, İstanbul Arkeoloji Müzeleri Çiviyazılı Belgeler Arşivinin Sümer Edebiyatına Katkıları, X. Türk Tarih Kongresi, Ankara 1930, s.481-497. Sumer edebiyah hakkında daha geniş bilgi için S.N. Kramer, History Begins at Sumer, (Tarih Sumer’de Başlar), çeviren Muazzez İlmiye Çığ, Ankara, 1990.

10. Bu konuda daha geniş bilgi için, Prof. Dr. B. Landsberger, Sumerlilerin Kültür Sahasındaki Başarıları (Dil ve Tanh Coğrafya Fakültesi dergisi , c.3, s.137)

11. SN. Kramer, The Sumerians, Their History, Cultur and Character, Chigago, 1965, s.143. Sabunu da Sumerliler yapmış ilk kez.

12. Asur’da Tanrı bildirilen genellikle saraya bağlı olanlara geliyor. Böyle bir bildiriyi Asur Kralı Sanharip’in katlinden sonra (İÖ 681) taht kavgaları arasında, onun yerine geçen Asarhiadon (İÖ 680-669) alıyor. Aşk Tanrıçası İştar, bir kadın peygamber yoluyla ona şöyle sesleniyor: “Ben Arbela İştar’ıyım. Ey Asarhadon! Asur Kralı! Asurda, Ninive’da, Kalah ve Arbela’da uzım zamanlara, sonsuz yıllara kadar benim Kralım Asarhadon’u kutsayacağım uzun zamanlara, sonsuz yıllara kadar tahtını göğün altında kurdum. Onu altın bir çivi ile göğe bağladım. Elmaslann ışığı ile Asur Kralı Asarhadon’u ışıklandırdım.” (Meissner, Babylonien und Assyrien I, Heidelberg, 1925, s.281.)

13. Sumer’deki “Tanrı evi” deyimi, Kur’an’da “Allah’ın mescitleri” (Tevbe Suresi, ayet 17, 18) şeklinde bulunmaktadır. Sumer’de mabet veya saray anlamına gelen “e.gal” kelimesi Tevrat’ta “hegal” olmuştur. Max I. Dimont, Jews, God and History, New York, 1962, s.65′te; “Babil toprağında Yahudiler iki yeni düşünce geliştirdiler, bunlar o zamandan beri insanlığın malı oldu. Kurban için Tanrı evi yerine, dinsel toplantı için sinagoglar yaptılar. Buralarda Tanrı’ya kurban yapmak yerine dua etmeyi koydular. Sinagoglar Hıristiyanlıkta kiliselere, Müslümanlıkta camilere dönüştü. Dua, bu insanlar arasında Tanrı’ya adanan bir sembol haline geldi” şeklinde yazılmaktadır.

14. Sumer dininde Ay kültünün önemli bir yeri vardır. Ayın ilk göründüğü gün, 15 günlük olduğu ve görünmediği günlerde törenler yapılır, hatta bazı yiyecekler yenilmezdi. İslamiyette de oruç ve bayramlar Ayın görünüşüne göre düzenlenmiştir.

15. C.L. Woolley, The Sumerians, New York, 1965, s.102; Hammurabi 146; Tevrat Tekvin bap 21: 8-21; Kur’an’da çeşitli sureler içinde.

16.S.N. Kramer, The Sumerians, s.322. İslamiyetten önce bazı Arap kabileleri anaerkil olup kadınlar birkaç koca alabiliyorlarmış. (Hayrullah Örs, Hazreti Muhammed, İstanbul 1963, s.160, 161.) İslamiyetten sonra da bazı kabileler arasında anaerkil âdetin sürdüğünü oldukça eski bir tarihte Stern mecmuasında, bir Alman kadın yazarın, Arabistan kabileleri arasında yaptığı araştırma hakkındaki yazısında bulunmaktadır. Sumerce metinde taşlanma olarak çevrilen kelime tablette pek belirli olmadığından, yeni araştırmada, anlamsız bırakıldı.

17. Prof. Dr. Mebrure Tosun, Doç. Dr. Kadriye Yavaç, Sumer, Babil ve Asur Kanunları ve Ammi Saduqa Fermanı, Ankara, 1975, s.40, madde 5-7.

18. Bu efsaneye ait bazı satırlar şöyle: Nippur’un güzel kızı Tanrıça Ninlil annesinin önerisi üzerine kendisini Tanrı Enlil’e göstermek üzere suya giriyor.

Saf suda kız yıkandı/Ninlil Nunbirdu kanalının kenannda yürüdü./Büyük dağ baba Enlil gördü onu/Bey kıza “gel yatalım” dedi, kız istemedi/”Benim dölyolum çok ufak birleşmeyi bilemez /Dudaklanm çok küçük öpmeyi bilemez.”

Bunun üzenne Enlil, vezirine bir tekne getirtir. Kızla teknede gezerken ona tecavüz.eder. Bu olaya kızan Tanrılar meclisi Enlil’i yakalayaıak şöyle derler: “Enlil ahlaksızın biri, defol şehirden.”

Böylece Enlil yeraltı dünyasına gönderilir. Ninlil de arkasından gider. O arada Ay Tanrısına gebe kalır. Birçok olaydan sonra ancak yeryüzüne çıkarlar. (Tarih Sumer’de Başlar, s.70-72.)

19. Tarih Sumer’de Başlar, s.87-89.

Sosyal adaletin Tanrıçası Nanşe nin nasıl bir Tanrıça olduğunu ve insanlarda beğenmediği hareketler nelerdir; aşağıdaki dizeler anlatıyor:

Öksüzlen bilen, dullan bilen, /İnsanın insana yaptığı zulmü bilen, /Öksüzlerin annesidir O. /Nanşe dullan koruyan,/Fakirlere haktanır olan,/Sıığınanlara kucak açan,/Güçsüzlere barınak bulan kraliçedir o.

Beğenmedikleri:

Kanunsuz yolda gezen,/Geçerli olan gelenekleri aşan, anlaşmalan bozan, /Fena yerlere beğenerek bakan,/Büyük ağırlık ölçüsü yerine küçüğünü koyan,/Uzun ölçü yerine kısasını kullanan,/Kendine ait olmayanı yiyip de “yedim” demeyen/İçip de “içtim” demeyen/Insanlar fena kimseler Tanrıça Nanşe için.

20. Zerdüşt dinindeki cennet cehennem hakkındaki geniş bilgi, Samuel Noah Kramer, Mythologies of Ancient World’de(America, 1961, s.358-360) bulunuyor. Buraya göre, ölünün ruhu üç gün durduktan sonra korkunç Sinvat Köprüsü’nden (Sırat) geçiyor. Adam dünyada iyi işler yapmışsa güzel bir kız onu karşılıyor. İlk adımda cennetin iyi düşüncesine, ikinci adımda iyi sözüne, üçüncüde iyi olaylarına, dördüncüde parlak sonsuz bir ışığa girer. Eğer insan iyi değilse, cesedi bırakmayan ruhu, bir cin Sırat Köprüsü’nden geçirir. Onu fena bir kadın alır; fena söz, fena düşünce, fena olaylardan geçerek fena cinlerle karşılaşır. Diğer bir anlatıya göre de ölüler canlanıp ruhlarıyla birleşiyorlar. Hepsi, içinde kurşun kaynayan bir kazana atılıyor. İyi olanlara bu ılık süt gibi geliyor. Üç gün sonra hepsi oradan çıkarılıyor. Ölümsüzlük içkisi venliyor ve ölümsüz oluyorlar.

21. Robert Coopet, The Inquirer’s Text-Book, Being Substance of Thirteen Lectures on the Bible, Boston, Londra, 1846, s.l l l. Bu kitap, Tevrat ve İncil’i kısım kısım eleştiren 13 konferansı kapsıyor. Daha çiviyazılan yeni çözültneye başladığı ve tabletlerden, hele Sumer’den kimsenin haberi olmadığı bir zamanda yazılmış. Bugün Sumerlilerden geldiğini kanıtladığımız Tevra’taki birçok konunun, lsrailliler tarafından yazılmış olamayacağının ve bunlann başka bir dille yazılmış metinlerden alındığının öne sürülmesi çok ilginç ve ileri görüşlülük örneğidir.

Burada, “Tevrat’taki ilk beş kitap Musa tarafından yazılmış olamaz, çünkü o zaman henüz papirüs kullanılmıyor, ancak taşlar üzsrine yazılıyordu” deniyor. Ünlü Yahudi filozofu Spinoza’ya (16. yüzyıl) göre, Yahudileı’in Babil dönüşünden en az yüz yıl sonra bunlar yazılmış olmalıymış. Sayfa 111′de Tevrat’tabulunan Atasözleri kitabının Kral Süleyman’ın olamayacağı, bunlann Yahudilerden başka bir kavme ait deyimler koleksiyonu olduğu, Süleyman’ın adının ona eklendiğini yazıyor R. Cooper. Çünkü “Süleyman ın Meselleri” bölümünde, bap 25′nı ilk satırlannda, “Bunlar Süleyman’ın meselleridir, bunlan Yahuda Kralı Hizkia toplayıp yazdırmış” denmektedir. Halbuki bu kral, Süleyman dan 250 yıl sonra yaşamış. Bu kadar aradan sonra, yayım olmadığı halde nasıl bilmişler bnnların Süleyman’a ait olduğunu, diyor yazar.

Ayrıca bkz. Hayrullah Örs, Musa ve Yahudilik, İstanbul, 1966, s.241; S.N. Kramer, In the World of Sumer, An Autobiography, Detroit, 1986, s.225.

22. Kur’an’da Yusufun ikinci rüyası yazılı, birincisi yok. (Yusuf Suresi, ayet 4.)

23. Lagaş Kralı Gudea (İÖ 2250) Eninnu mabedinin yapılmasıyla ilgili 1400 satırı kapsayan iki silindir kitabe yazdırtmış. Bunda: Gudea mabedi yapmadan önce bir rüya görüyor. Rüyada, şahsi Tanrısı Ningişzida ufukta güneş gibi doğuyor. Yazı ve okulların koruyucusu Tanrıça Nidaba elinde gökte yazılanları kapsayan bir tablet tutuyor (Levh-i Mahfuz). Mimarlık Tanrısı Nindub da üzerinde yapılacak mabedin planı bulunan mavi taştan bir tableti gösteriyor. (The Sumerians, ş.138.) Tevrat Hezekiel 4:1-2′de mabet planına paralel, “Sen de Ademoğlu, kendine bir tuğla al ve onu önüne koy ve üzerine bir şehir çiz, Yeruşalim’i çiz!” deniyor.

28. Kur’an’da yaratılış ile ilgili diğer ayetler:

Tevbe Suresi, ayet 3:

“Şüphesiz ki, sizin Rabbiniz gökleri ve yeri 6 günde yaratan, sonra da işleri idare ederek arşa yerleştirendir.”

Hûd Suresi, ayet 7:

“O, arşı su üzerinde iken gökleri ve yeri 6 günde yaratandır.”

Furkan Suresi, ayet 59; Secde Suresi, ayet 4: (iki ayet de aym)

“Gökleri ve yeri ve ikisinin arasındakileri 6 günde yaratan, sonra arşa yerleşen Rahmandır.”

Sâffât Suresi, ayet 11:

“Ey Muhammed! Allaha eşkoşanlara sor! Kendilerini yaratmak mı daha zordur, yoksa bizim yarattığımız gökleri yaratmak mı? Aslında biz kendilerini özlü çamurdan yaratmışızdır.”

Fussilet Sııresi, ayet 9, 11-12:

“Ey Muhammed! Size yeri iki günde yaratanı mı irıkâr ediyorsunuz ve ona eşkoşuyorsunuz?

“Sonra duman halinde bulunan göğe yöneldi ve ona ve yeryüzüne ‘isteyerek veya istemeyerek buyruğuma gelin’ dedi . İkisi de ‘isteyerek geldik’ dediler. Allah bunun üzerine 2 gün içinde 7 gök yaratü ve her göğün işini kendisine bildirdi. Yakın göğü ışıklarla donattık ve bozulmaktan korusduk.” (Burada hem Allah, hem üçüncü şahıs konuşuyor!)

(Bu makale, Sn. Muazzez İlmiye Çığ’ın Kuran İncil ve Tevrat’ın Sumer’deki Kökeni adlı kitabından alınmıştır.)

Bundan yaklaşık yüz yıl önce Ejnar Hertzprung ve Henry Norris Russel, yıldızların parlaklıklarıyla renkleri arasında bir bağlantı olduğunu keşfetti. Hertzprung ve Russel parlaklık-sıcaklık grafiğini çizdiklerinde yıldızların rastgele dağılmadığını gördüler. Yıldızların büyük bir bölümü “ana kol” adı verilen bir çizgi üzerinde yoğunlaşıyordu. Bazı yıldızlar da bu çizginin dışında, belli bölgelerde kümeleniyordu. Gökbilimciler sonradan H-R Diyagramı olarak adlandırılan bu grafiğin yıldızların yaşam öykülerini anlattığını gördü.

Yıldızlar gaz bulutlarının kütleçekiminin etkisiyle yoğunlaşmasıyla oluşur. Bu gaz bulutları da çok büyük oranda hidrojenden oluşur. Yoğunlaşan gazın merkezindeki basınç ve sıcaklık, hidrojen atomu çekirdeklerini kaynaştıracak derecede yükseldiğinde tepkimeler başlar. Bu tepkimeler sırasında kütlenin küçük bir kısmı da enerjiye dönüşür. İşte yıldızların parlamasını sağlayan bu enerjidir. Yıldız bu aşamada “doğdu” sayılır. Çekirdekte meydana gelen tepkimeler sonucunda oluşan ısı yavaş yavaş yıldızın dış katmanlarına ulaşır ve buradan da uzaya yayılır.  Gökbilimciler, bir yıldızın oluşumundan yakıtını  tüketip bir karadelik, nötron yıldızı ya da beyaz  cüceye dönüşene kadar gerçekleşen süreci bir insanın yaşamıyla ilişkilendirir ve bu süreci “yıldızın yaşamı” olarak adlandırır. Yıldız temel yakıtı olan hidrojeni tüketinceye kadar, yani yaşamının büyük bölümünde kararlı bir şekilde parlar. Çekirdek kaynaşmaları sonucunda yıldızın çekirdeğinde, başta helyum olmak üzere hidrojenden daha ağır  atom çekirdekleri oluşmaya başlar. Büyük kütleli yıldızların merkezlerinde biriken helyum da kaynaşmaya başladığında yıldız için uzun bir “ölüm” süreci de başlamış olur.

Güneş gibi sıradan bir yıldız yaklaşık 10 milyar yıl kadar yaşar. Büyük kütleli yıldızlarsa hızlı yaşayıp genç ölür. En büyük kütleli yıldızların ömrü birkaç milyon yılı geçmez. Buna karşılık küçük kütleli yıldızlar çok uzun, bir trilyon yıl yaşayabilir. Bu bir çelişki gibi görünebilir; ancak yıldızın kütlesi büyüdükçe merkezindeki sıcaklık artar, bu da tepkimelerin çok daha hızlı gerçekleşmesine, dolayısıyla yakıtın çabuk bitmesine neden olur. Bu  nedenle küçük kütleli yıldızların yüzeyleri görece soğuk, büyük kütleli yıldızların yüzeyleriyse sıcaktır. Küçük kütleli yıldızlarda yüzey sıcaklığı 2000-2500 derece kadar az olabilirken, çok büyük kütleli yıldızların yüzey sıcaklıkları 30.000 derece kadar olabilir.

Günlük yaşamımızdan da bildiğimiz üzere, kendiliğinden ışık yayan cisimlerin yaydıkları ışığın rengi cismin sıcaklığıyla ilgilidir. Örneğin kırmızı renkte gördüğümüz elektrikli sobanın direncinin sıcaklığı 2000° kadardır. Evlerimizde kullandığımız bir akkor ampulün içindeki filaman sarı ışık yayar. Bu filamanın sıcaklığıysa 3000° civarındadır. Eğer bir cismi daha fazla ısıtabilirsek sıcaklığının giderek maviye döndüğünü görebiliriz. Yıldızlarda da durum benzerdir. Sıcak yıldızların ışığı mavi, soğuk yıldızlarınkiyse kırmızıdır.

H-R DİYAGRAMI

H-R diyagramı, gökbilimcilerin yıldız evrimini  anlaması ve ifade etmesinde önemli bir yere sahip. Yıldızlar yaşamlarının büyük bölümünü ana kolda geçirir. Ana kolu oluşturan yıldızlar, çekirdeğinde hidrojen tepkimeleri gerçekleşen yıldızlardan oluşur. Yaşamının sonuna yaklaşan bir yıldızın çekirdeğinde hidrojen tükenmek üzereyken tepkimeler yavaşlar ve bunun sonucunda çekirdek çökmeye başlar. Bu sırada sıkışmanın etkisiyle sıcaklık artar, artan sıcaklık çekirdeğin çevresindeki hidrojenin tepkimeye girmesine neden olur. Bu tepkimeler yüksek bir enerji ortaya çıkarır ve bu enerjinin yarattığı basınç yıldızın dış katmanlarını dışa doğru iter ve yıldız şişer.

Artık ölüm sürecine girerek kırmızı deve dönüşen yıldızlar ana koldan uzaklaşır. Yandaki çizimde de görüleceği gibi hidrojenini tüketerek şişmeye başlayan kırmızı devler kolun yukarısında yer alır. Kırmızı deve dönüşen yıldız şiştikçe yüzey sıcaklığı düşer.  Zaten bu nedenle renkleri kırmızıya dönüşür. Yine diyagramdan anlaşılacağı üzere bu yıldızlar yüzey sıcaklıkları düşük olmasına karşın çok ışırlar. Çünkü şiştikleri için yüzey alanları çok artmıştır.

Yıldızlar kırmızı dev aşamasının sonlarına doğru çekirdeklerindeki yüksek sıcaklığın ve basıncın etkisiyle burada biriken helyumu karbona dönüştürmeye başlar. Ortaya çıkan çok yüksek enerji yıldızın rengini maviye dönüştürür. Bu aşamada yıldız  H-R diyagramında sola doğru yatay olarak ilerler.  Bu nedenle H-R diyagramında kırmızı ve mavi dev yıldızların bulunduğu bölgeye “yatay kol” deniyor. Tüm yaşam sürelerine kıyasla bu aşamalar (kırmızı dev, özellikle de mavi dev aşaması) çok daha kısa sürer. Bu nedenle diyagramda bu aşamada az sayıda yıldız görülüyor. Mavi dev olan yıldız bir kez daha kırmızı dev  aşamasından geçer ve bundan sonra dış katmanlarını uzaya savurur. Geriye yıldızın sıcak çekirdeği kalır. Artık tepkimelerin gerçekleşmediği çekirdek, sıcak ve yoğun bir cisim olan bir beyaz cücedir.  Beyaz cüceler çok sıcak ama küçük olduklarından az ışırlar.  Bu nedenle diyagramda ana kolun altında (sönük yıldızların bulunduğu tarafta) ve solda (sıcak yıldızların bulunduğu tarafta) yer alırlar. İşte yıldızların bu diyagramdan da okuyabileceğimiz uzun yaşamlarının kısa hikâyesi özetle bundan ibaret.

Bilim ve Teknik  Ocak/2011

Alp Akoğlu.

İnsanoğlu zamanı hep ileri doğru yaşamasına karşın düşünce ve inanç köklerini hep geriden yaşar. İlerlemeler,buluşlar, bilim ve teknik asla geriden alınan mitlerin değişmesinde etkili olamamışlardır.
Çağdaş Mitlerin beklide en önemlisi Mısır ve İbrani tarihi üzerine yazılmış olan onlarca yazı ve soy oluşturma endişeleri ile yazılmış olan bir tarihtir.Yaklaşık olarak 200 yılı aşkın süredir bilim adamlarının üzerinde bir çok araştırma yaptığı bu konu kutsal sayılan metinlerin tarihsel gerçekliğidir.Bununla ilgili olarak Batıda Biblicial Achhaeology adı verilen bölümler kurulmuş , dinsel içeriklere bilimsel yaklaşım getirerek tarihi ve batı tipi Judaist kültür anlayışının temellerini sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi çalışmalar yapılmıştır.

Dünyanın en popüler mitlerinden bir tanesine, adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin süreç içerisindeki sayılarının artmasıyla, en büyük etnik halk konumuna gelmeleri , eski statülerini kaybederek Mısır yapı faaliyetleri içerisinde köle olarak çalıştırılmaları , artan nüfusları karşısında mısırın olası bir savaş halinde tehlike olacağını düşünen Firavunların bu nüfus artışını önlemek üzere erkek çocukları öldürmeyle başlayan olaylar zincirinde nil nehrine bırakılan bir erkek çocuğun firavunun kızı tarafından bulunmasıyla başlayan bir öykü üzerine kurulu ve tarih sahnesinde günümüze kadar gelen bir yapının oluşumuna sebebiyet vermiştir.
Suda bulunan çocuğa Musa (Musu-isius) suyla gelen, ismi koyulacak mısır aristokrasisi içinde büyüyerek eğitim alacak , sarayın en önemli mevkisine gelmişken bir gün bir mısırlının köle bir ibraniye eziyet ettiğini görecek ve olaya müdahil olarak, sarayın saygın bir konumundayken birden bire kanun kaçağı durumuna düşecektir.

Tüm semavi dinlerin çıkış temasının oturtulduğu söylem tarih sahnesine böyle yansıyacaktır. Daha sonrasında Tanrının göndereceği kutsal kitaplarda bu halkın öncesi ve sonrası detaylı olarak anlatılmaktadır.Konuyu bir çok yönden inceleyebileceğimiz gibi antropoloji cephesine girmeden somut verilere dayanarak incelememiz tarihsel maddecilik anlayışı için daha verimli olacaktır.Antropoloji cephesinde bu jenerik uzmanlar tarafında tamamen gülümseme ile karşılanmaktadır.

Büyük oranda Mit izleri taşıyan hikayeyle ilgili olarak tarihçilerin bir çok haklı kuşkuları vardır.Her şeyden önce Mısırdan çıkış için yerleşik bir halkın varlığı olması gerekirki bugüne kadar herhangi bir somut kanıt bulunamamıştır.Mısır kayıtlarında Musa adında hiçbir kayıt bulunmaz.kayıt tutmaya meraklı bir toplum için bu oldukça gariptir.Diğer yandan Musa’nın kişiliği mitolojik görüntülere sahiptir.Üstelik onu nehirde Firavunun kızı bulmuş ve İbrani kökünden gelen bir isim vermiştir.

Mısır konusunda tartışmasız otoritelerden Gerald Messadie , ” Musa : Mısır Prensi ” isimli çalışmasında bir çok noktaya itiraz eder ;

– Bir Mısır prensesinin nedimeleriyle birlikte yıkanmaya gitmez, hijyen konusunda çok titiz olan Mısırlılarda halk bile banyosunu filtre edilmiş suyla hamamlarda yapar, kaldı ki bir prensesin filtre edilmemiş suya girmesi mümkün değildir.

– Prensesin suda sepet içinde bulduğu bir çocuğa sudan çıkarmak anlamına gelen İbrani kökünden gelen bir isim vermesi mantıklı değildir.

– Hikayenin sonlarında Musa’nın firavunla yüz yüze yaptığı görüşme ve tehditler inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Kutsal kişilikler kabul edilen Firavunların yanına, vezirler, hatta aileleri bile izin alarak kabul edilirler.Bir kanun kaçağının firavun karşısına çıkması heleki Firavunu tehdit etmesi mümkün değildir.

– Mısırdan çıkan kalabalık grubun yolunun neden Kızıldenize düştüğü noktası soru işaretidir. Son zamanlarda Yahudi Ejiptologlar bunun bir çeviri hatası aslının sazlıklar denizi olduğunu kabul etmişlerdir.Dolayısıyla denizi yarma hikayesi son bulmuştur.

Tüm bu karışıklıklar çerçevesinde Mısırda bir Yahudi varlığının olup olmadığı konusu gündeme gelir. İbranilerin Mısırda “yerleşik” varlıklarıyla ilgili olarak eski çağ tarihçilerinin elinde sağlam kabul edilebilecek fazla bilgi bulunmaz.Elimizdeki tüm bilgi Yahudi tarihçi Josephus’a dayanınır ki, bunların objektif ve edinilen arkeolojik bilgiler için uyumlu olduğu söylenemez.Bu konudaki asıl sorun tarihçi Mısırlı tarihçi Manethon’ a ait yazmaların orjinallerinin olmamasından kaynaklıdır.Manethon ve Babilli tarihçi Berossus’un yazmış oldukları , yine Josephus, Africanus ve Eusebius ‘un anlatıları kısmen izlenebilir.Bu tarihçilerin anlatıları birbiriyle uyuşmaz.Torino papirüsü , Palermo taşı gerekse diğer arkeolojik bulgular ile belirgin boşluklar yaşanır.Bu nedenle Eski Ahit’teki bilgiler tam olarak doğrulanamaz.

Mısır hanedanları yada tek tek firavunla ilişkin elde edilmiş belge ve metinler bir araya bırakılırsa , Mısır’ın başlangıcına dek dayandırılan ayrıntılı kronolojinin en ünlü ve kapsamlısı Manethon’un Mısır Tarihi adlı yapıtıdır.İ.Ö 4 yy sonlarında yaşayan Manethon Mısır tarihiyle Grek kültürü arasında köprü oluşturmaya çalışan , Heliopolis Ra tapınağında yüksek rahiplerden biridir.Grek kültürünü iyi bilmesinin yanında Mısır doğumlu olmasının avantajını kullanarak ülkesinin kökleriyle ilgili detaylı çalışma yapmıştır.Bu yapıta yoğunlaşmasının sebebi İ.Ö 6 yy’da Halikarnaslı Heredot’un Tarih adlı eserinde Mısırla ilgili olan anlatıların tamamen gerçek dışı olmasından kaynaklıdır.Fakat gerek manethon gerekse Babilli Tarihçi Berossus çalışmalarının orjinalleri kayıptır.Jusephus çalışmalarında gerek Manethon gerekse Babilli tarihçiye ateş püskürmüştür.Mısır Tarihi adlı eser sonraki yüzyıllarda Yahudi ve Mısırlı tarihçiler arasında yoğun tartışmalara neden olmuştur.Manethonun orijinal kitabı kaybolmuş daha sonraki kopyalarına eklenen bir dizi bölümler gerek Yahudi fundamentalizminin Romaya baş kaldırı gerekse Mısırda Yahudi varlığını doğrulamak için kullanılmıştır.Kutsal metinler daha evrenin başlangıcından itibaren tüm bulgulara ters düşmektedir.Asıl ve büyük tartışma ise Yahudilerin Mısırdaki varlığı ve Exodus üzerinde yoğunlaşmıştır.

Birinci yy’da manethon yazmalarının orjinalleri değil büyük oranda tahrif edilmiş kopyaları ulaşmıştır.Michagan Üniversitesinden Gerald Verbrugghe ve John Wickersham’a göre orjinaller İ.Ö 3 yy önce kaybolmuş kamplaşan taraflar tarafından değiştirilmiştir.Bir yandan Yahudi karşıtları diğer yandan Yahudi din adamları kendi polemikleri için ünlü tarihçinin metinlerini tahrif etmişlerdir.

Josephus , manethon’un önce Mısırda Yahudi varlığını tanıyarak, onların Hiksos hanedanları sırasında ülkeye gelenler olarak değerlendirdiğini, ancak sonraki metinlerde bunun yadsındığı söyleyerek ünlü tarihçiyi yerden yere vurur.Yahudi karşıtlarıncaysa ,Manethon Exodus’u doğrulayacak hiçbir şey söylememiş tersine Mısırdan salgın hastalık ve hijyen sebeplerlerinden dolayı kovulan ve bunların çobanlarla birlikte Filistine yerleşerek Krallık kurduklarını ileri sürmüştür.Gerek Yahudiler gerekse anti-semitler arasındaki bu kavgaların temelinde yatan Helenistik uygarlığa karşı verilen koruma güdüsünden kaynaklıdır.İskenderin fetihleriyle başlayan süreçte bölge kültürünün yunan uygarlığından daha eski olduğunu kanıtlama çabalarıdır.Filistin’deki Yahudilere göre Manethon kendi uygarlıklarını çok eski gibi gösterme çabalarına girerken Yahudi varlığını yadsımışlardır.

Gerek Verbrunge gerekse Wickersham , Manethon’a atfedilen metinlere eşit uzaklıkta durulması gerektiğini vurgular.Sonuçta Manethon kayıtları ister orijinal olsun ister olmasın , Exodus kayıtları ile Yahudi din adamlarının söylemleri ile somut veriler oldukça uyumsuzdur.

II Ramsesten kalma Torino papirüsündede, Sakkara ve Abidos’taki önemli olayları ve Kral listelerini içeren belgelerdede Yahudi varlığından hiçbir iz bulunmaz.Akhenaten’den kalma ünlü Amara Mektupları , Yusuf zamanında yerleşerek 400 yıl ülkede kalan yabancı varlığı bulunmaz.Bu durumda Yusufla sığınan , Musa ile çıkan bir topluluğu Mısır kronolojisinde belirli bir döneme koymak zordur.

11 Yusuf babasıyla kardeşlerini Mısır’a yerleştirdi; firavunun buyruğu uyarınca onlara ülkenin en iyi yerinde, Ramses bölgesinde mülk verdi. (Tekvin 47)

Bu ismi taşıyan Firavun soyuna baktığımız zaman ; Yeni Krallık 18 .Hanedan ayette belirtilen şehir Pi-Ramses adıyla 1.Seti ve oğlu Büyük Ramses zamanında kurulmuş ve yusufla eş zamanlı kronolojide içinden çıkılmaz bir hal alır.Bu olasılık incelenmeye bile değer değildir. Böyle bir olayın olması Exodus’u 10.yy denk düşürür.Mısırdan çıkışın 480. yılında inşa edilen Süleymanın Mabedi 6.yy kadar sarkar.Oysa bu tarihin güneydeki Babil Hükümdarı Nabukadnezar tarafından işgal edilmesiyle başlayan Babil Sürgününe denk geldiği bilinir.

10 Goşen bölgesine yerleşirsin; çocukların, torunların, davarların, sığırların ve sahip olduğun her şeyle birlikte yakınımda olursun. (Tekvin 45)

Tekvinin sonlarında bulunan Yakubun yaşadığı yer Goşeni referans alırsak ; yeni bir coğrafi bölge olarak karşımıza çıkar somut olarak doğrulanamamakla beraber , yaygın kanıya göre Goşen denilen bölge deltanın en doğu ucundan sina’nın kuzeyine dogru uzanan alandır.Yani Mısır taşrasıdır.

Üzerinden yüzyıllar sonra kitabı kaleme alanlar Pi-Ramses şehrinin çok eski olduğunu sanmak gibi bir yanılgıya düşmüşlerdi. Ejiptologlar tüm bu tutarsızlıklara rağmen yinede kendi içerisinde bir tutarlılık aramışlardır.Bu kezde Eski ahitin başlarındaki esir kavmin yaşadığı ve çalıştırıldığı referansları izlemişlerdir.

11 Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. ( Çıkış 1)

Aynı kent adı kafa karıştırıcı biçimde tekrar karşımıza çıkar, eğer bu şehir Pi_ramses ise yapılış tarihi bellidir.Bu bilgi de, tarihçiler arasında İbranilerin Mısırdan çıkışının Yeni Krallık döneminin güçlü hükümdarları dönemine rastlamış olabileceği ihtimali gibi kronolojik açıdan daha makul bir tez olarak karşımıza çıkar.Bu süre içerisinde Seti,Ramses,Tutmotis, Kraliçe Hatşeptu ‘nun adları Exodus’un muhtemel firavunları olarak dolanır.Hatta sonradan Güneş Kral IV Amenofis (AKHENATEN) moneteist düşünceyi Musadan almış olabileceği tezler içerisinde incelenir.

Ne varki yeni krallık döneminin anılan devrelerinde Mısır’da kitlesel halde bulunan bir İbrani varlığından ve bu ülkeden ayrılan hiçbir belge bulunmaz.Eldeki tek veri o dönemde Mısır’ın değişik bölgelerinde fethedilen bölgelerinden işci olarak getirildiğini gösteren kimi kayıtlar ve Akhenaten dönemine ait Amara Mektuplarında geçen “Habiru” ya da Apiru nitelendirmesinin İbrani sözcüğüyle dolaylı benzeşim köstermesidir.
Habiru kelimesi İbraniler ile ilişkilendirekim yada ilişkilendirmeyelim , bu topluluğun akınlarının karakteri Tell-ElAmara Mektuplarında detaylı olarak anlatılır.Yerleşik topluluklara baskı yapan ve oradan oraya gezici göçebe halktır. Fakat Mısırda çıkışa konu olan yerleşik yaşayan halka cevap değildir.Habiru’lardan şikayet eden Orta Doğu’da bir çok krallığa ait şikayet mektuplarıda vardır.Akhenaten zamanında , İ.Ö 14 yy sonlarında İbraniler çoktan Kenan diyarına yerleşmişlerdir.

İbrani mitinde Mısır’da yerleşik altı yüzbin İsrailli vardır.Dönemim Mısır nüfusu düşünülürse bu nufusun yüzde onu demektirki, hiçbir kayıt bulunmayan yüzde on inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Buna karşılık deltanın doğusunda hayvanları otlatmaya gelen göçebe çoban kabilelerin varlığı bilinmektedir.Ne var ki bunlara Eski ahitte Yusuf’un babasına belirttiği gibi Mısırlılarca hor görülen ve yerleşimlerine izin verilmeyen grup olduğu bellidir.

34 ‘Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz’ dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir.” (Tekvin 46)

Bu sözler bizzat Yusuf’un ağzından çıkmadır.Yani Mısır halkının yerleşim birimine yabancı varlıkların sokulması mümkün değildir.Mısır ‘a yerleşip zaman içerisinde çoğalan bir etnik grup varlığını tarihsel ve arkeolojik olarak doğrulamak mümkün değildir.

On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Mısırda elde edilen bilgileri kitaba uydurma çabası içerisine giren Yahudi ejiptologlar ve araştırmacılar farklı şeceneklere yoğunlaştılar.Eski ve orta krallık Yahudi yerleşimine uygun olmayınca eğilim İkinci ara dönem üzerinde yoğunlaştı.Bu kezde Hiksos işgali , sığınmanın tarihsel açıklayıcısı olarak karşımıza çıktı.

Senaryo kabaca şöyledir ; Bilinmeyen bir sebepten dolayı Mısır güçsüz düşüp direnme dahi göstermeden Hiksos işgaline uğraması sonrasında ,Avaris kendini merkez alarak tüm aşağı Mısır’a egemen olan Asyalı Krallık kurulur.Böylesi bir durumda Asyalı yöneticiler Mısır etnik yapısını göçebeleri getirerek dengelemek istemişlerdir.Birinci Hiksos Firavunu İbrani kabilelerinin Mısır’a yerleşmesine izin vermiştir.Yüz yıla yakın bir süre sonra Thebes prensleri Hiksosları ülken kovup bütünlüğü tekrar sağladığında İbranilere düşmanca yaklaşır ve bu halk topluca ülkeyi terk ederek atalarının topraklarına doğru yola çıkar.

Akla yakın gibi görünen bu teoriyi destekleyecek her hangi bir kanıt bugüne dek bulunmamıştır.Bu belirsizlikten istifade etmek isteyen inançlı kesim Ejiptologları, Mısırda Yahudi varlığını ispatlama girişimleri bir nevi soru işaretinide bereberinde getirdi.

– Hiksoslar kimdir , nereden nasıl gelmişlerdir.
– Mısır gibi bir ülkeyi nasıl işgal etmişlerdir.

Konunun aslına bakılırsa bugün bile bu olayın işgalmi yoksa isyanmı olduğu bilim adamlarınca tartışmalı bir konudur.

Mısır tarihinde 2. Ara dönem olarak adlandırılan kargaşa İ.Ö 17 yy ortalarında başlar.Merkezi yönetim sarsılmış , aynı anda iki farklı hanedan yönetim kavgalarına girmiştir.13. Hanedanın sonlarında yaşanan bu durum Memphis’ten ayrı deltada birde 14. Hanedanı ortaya çıkarır.

Yaşanan bu çalkantıda Sina’dan batıya geçmeye daha önce korkan yağmacı kabileler , dirençle karşılaşmadan Memphis’e girerek aşağı Mısır’ı işgal cüretinde bulunuyorlar.İşgal bir yağmaylada son bulmayıp, 14. Hanedan Meshi’nin inşa ettirdiği kente girilerek Hiksoslarca Avaris adıyla başkent ilan ediliyor.Hemen ardından 15. Hanedan olarak Hiksos kralının Mısır’ın egemeni olarak görürüz ve bu dönem 100 yıl devam eder.

Öncelikle Hiksos kelimesinin anlamı üzerinde uzun tartışmalar olmuştur.İlk başta ma nethonun metinlerinden yola çıkılarak “çoban krallar” anlamına geldiği kabul edildi.Ancak yirminci yüzyılda yabancı krallar karşılığı kabul edildi.Bu fark çok önemlidir,çoban krallar deyişi doğrudan Sami kabilelerde ilişkilendirilirken Yabancı krallar geniş ve belirsiz bir kav ramdır.
Manethonun tarifi tamamen doğru olmasa gerekir, kelimenin ek kısmı shasu=göçebe çoban olmayıp yine mısır dilinde khasut = yabancı ülke olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.Hatta bu kelime XII sülale zamanında yabancıların reisi anlamında Beni_Hasan da gösterilen yabancı reislerin getirdikleri hediyeleri tasvir için kullanışmıştır.

Yabancı krallar mısırda fazla yabancılık çekmeden yerleşik hayata geçtiklerine ilişkin bilgiler Hiksos sorununu iyice karıştırır.O denli ileri giderki 15.hanedan kralları kendilerinin mısırlı olduğunu bile öne sürer.Dahası mısırı dış işgallere karşı , garnizon kurup korudukları bilinen bir bilgidir. Bu noktada güçlü organizasyonla kurulmuş Avaris in yine mısırlılarca yıkılmıştır.
Hiksos işgaline denk gelen İ.Ö. 1640 ve sonrası dönemde mısır için ne babil nede Asur tehdit oluştura bildi.Çünkü iki güçlü devlette zor günler geçiriyordu.Mezapotamyanın bu iki güçlü devleti Hitit saldırılarına maruz kaldılar.Peki Hiksosları korkutan güç Hitit olabilirmiydi.Buda çok küçük bir ihtimaldir, kaldıki Hititler Asur ve Babil işgallerinden sonra yine topraklarına çekilmişlerdir.
İ.Ö.1600 dolaylarında, kuzey Suriyeye inmeside çok sonra olmuştur.Bu durumda geriye iki aday kalır bunlardan biri güney anadoluyu kontrol altına alan Hint_avrupa kökenli başka bir halk, Hurriler; yada Levant, Filistin ve kuzeyinde yaşayan sami kabileleri.Bu işin içinden çıkılmaz bir bilmecedir.Hiksoslarla ilişkin görüş ve değerlendirmeler,

1-Hiksoslar, Filistin ve lübnanda yaşayan ve proto-kenan olarak tanımlanan Sami
kabileleridir.
2-Hiksoslar asur ve babilde kendilerine yer bulamayan göçebe amorit kabilelerin oluşturduğu bir topluluktur.
3-Hiksoslar, ege adalarından Filistin bölgesine deniz akınlarıyla gelen ve sonrasında
güçsüz durumdaki mısır a doğru yürüyen minos kökenli savaşcı gruplardır.
4-Hiksoslar huri ailesi ait Hint-avrupalı göçmen kollardan biridir.ve yollarının üzerin deki her şeyi yağmalayarak mısıra gelmişlerdir.

Birbirinden oldukça farklı bu görüşler oldukça karmaşık olmasına karşın,tarih, tek secenekli düz ve net yanıtlarla açıklanamayacak denli girift ve çogu zaman anlaşılması güç ayrıntılar üzerine kuruludur.
Hiksos sözcüğünün İ.Ö. 17. yy da bütün yakındoğuda yaşanan karmaşa sırasında , söz konusu dört seçenekteki etnik grupların tümü için de kullanılabilecek genel bir ad oldugunu kabullenmek , en makul çözüm olarak karşımıza çıkar.Karışıklık içerisinde yakındoğunun her yerinde, panik içerisinde göçler,akınlar ve yağma hareketleri yaşanır.Bu sürecin kahramanları sami kabileleri,hint-avrupa göçmenleri,Egeli savaşçılar.Ama asıl sorun Hiksos hanedanının nasıl oluştuğudur.
Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta Hiksos akınlarının yağma ve talan üzerine kurulmuş olmasıdır.Manethon bu toplulukları Tanrı korkusu olmayan saldırgan zorbalar olarak tanımlamaktadır.Tapınaklar yıkılmış ve yağmalanmış, kadınlara tecavüz edilmiştir. Konunun dahada çarpıcısı , izleyen dönemde kentlerin onarılması,askeri organizasyonların kurulması ve Avariste 15.Hanedanın kurulması ile belirtilen derin çelişki.Saldırganların taş üstünde taş bırakmadan sonra Judeo-Hristiyan tarih anlayışında birden kimlik değiştirip şehir imarlarına başlamaları ve kendilerini Mısırlı olarak tanımlamaları,kendilerinden birini haneden olarak tahta çıkarmaları bu düşünce çercevesinde mantık ile açıklamak çok zordur.O halde Ulaşabileceğimiz tek bir nokta vardır….

Mısırın bu kargaşa döneminde iki farklı evre yaşadığını söylemek mümkündür.Bunlardan birincisi güçsüz düşen merkezi yönetimin acizliğini fırsat bilen ve hiksos adı altında değerlendirilen kabilelerin daha kısa zaman dilimi içerisindeki yağmaları, ikincisi ise yağmacıların işlerini bitirdikten sonra mısırda yaşayan varoş halkın iktidar boşluğunu fırsat bilerek delta yönetimine el koymasıdır.Çoğu bilim adamı ve tarihçinin üzerinde anlaşmaya vardığı bu noktadır.Avaris kentinde kurulan yeni hanedanlığın Mısırlı unsurlar olduğudur. Deltanın doğusunda bulunan arkeolojik bulgular bunu tamamen desteklemektedir.

Bulunan arkeolojik bulgular arasında taklit niteliği taşıyan bolca ikinci sınıf mısırlı objeler bulunmuştur.Buluna kalıntılar içerisinde daha eskiden bölgede yaşamış olan asya kökenli paralı askerlere ait bulgularda mevcuttur.Bir başka deyişle yıllar boyunca mısırlı sayılmayan ve alttabaka insanlara insanlara askeri disiplin oluşturularak, paralı askerlerin öncülük ettiği söylenebilir.
Yağma ve talandan kaçan eski düzen soyluları Thebes’e çekilirken aşağı mısırın yeni sahipleri ” eskinin çobanlar ” oldu diyebiliriz.Yüzyıl süren bu yönetim 17.hanedanın Thebes prensleri tarafından yıkılacaktır.Ve yeni krallık dönemi başlayacaktır.

Eğer konunun başından beri aradığımız İbrani varlığına dönersek kanıtların içerisinde asla böyle bir halka ilişkin veri bulunmaz.Yeni krallık dönemindeki kutsal kitap ve mısır manzaraları incelenirse asla bir İbrani yerleşimi söz konusu değildir.Sorun İbrani diye bir halk tabakasının olmamsıdır aslında.Bazı inançlı ejiptologlar GENESİS i eğip bükerek 15.hanedan döneminde yerleşmiş olduklarını düşünsek bileki bu eski ahit kronolojisi ne asla uymaz, eski ahitte Yakup ve oğullarının ülkeye yerleşimini anlatan bölümler mısır resmi tarihiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur.Mısır kayıtlarının hiçbirinde EXODUS k ayıtlarını içeren bir belge bulunmaz.EXODUS ve GENESİS te ise Hiksos işgali ,Avaris kenti, Thebes kentindeki gelişmeler hakkında tek satır yazı bulunmaz.
GENESİS uslubunda daha çok orta krallık döneminin mısırını çağrıştıran izler yer alırken, EXODUS kitabında , firavun isimleri verilmez, coğrafi verilerde anlatılanlar bili nen kronolojiye asla uymaz.

Göbekli Tepe

Posted: 11/11/2014 in Bilim ve Teknik Seçme
Dünyanın En Eski ve En Büyük Tapınma Alanı

Son yirmi yılın en önemli arkeolojik keşfi sayılabilecek Göbekli Tepe, kulağımızdaki “medeniyetler beşiği Anadolu” tanımlamasına uygun olarak insanlığın medeniyet ve dinler tarihinin yeniden yazılmasına sebep oluyor. Urfa yakınlarındaki Göbekli Tepe’de yapılan kazılarla, yalnızca dünyanın bilinen en eski ve en büyük kutsal alanı gün yüzüne çıkarılmış olmadı. Aynı zamanda, anıtsal inşa ile tapınma amaçlı sosyal örgütlenme ve işbölümü, tarımın ve hayvan evcilleştirmenin doğuşundan önceye çekilmiş oldu.

125

 

2014 yılı, Göbekli Tepe’de başlayan arkeolojik araştırmaların yirminci yılı. Doğrusu, 20 yıldır elde edilen arkeolojik veriler olmasaydı, Buzul Çağı (Pleistosen) sonrası avcı-toplayıcı insanların anıtsal yapılar inşa ettiği ancak öngörüden öteye gitmeyen ifadelerle ileri sürülebilirdi. Nitekim Alman Arkeoloji Enstitüsü ve Türkiye Cumhuriyeti Kültür ve Turizm Bakanlığı işbirliğiyle yürütülen Göbekli Tepe Kazıları’nın Başkanı Klaus Schmidt’e göre, Yukarı Mezopotamya’da Dicle ve Fırat havzalarında yapılan arkeolojik kazılar, insanlığın eski tarihine ilişkin olarak, Buzul Çağı’ndan Buzul Çağı Sonrası’na (Holosen) geçişin bilinmeyen ve beklenmedik parçalarını açığa çıkardı.

Göbekli Tepe öncesinin hâkim Yenitaş Devri kuramları, 20. yüzyıl başlarında Mısır ve Güney Mezopotamya’da, ortalarında ise Bereketli Hilal’in (Irak’ıngüneyinden İran, Suriye ve Türkiye’nin
güneydoğusuna, oradan Ürdün, Filistin ve Lübnan’a doğru kıvrılan bölge) güneybatı ucunda (Eriha, Filistin, MÖ 10.000) ve Kuzey Mezopotamya’da (Cermo Kalesi, Kerkük, MÖ 7000-6000) yapılan
kazılardaki bulgulara göre ortaya koyuluyordu. Ancak buralardan elde edilen bulgulara göre ileri sürülen kuramların hiç biri, tarım yapmayan avcı-toplayıcı insanların tapınma motivasyonuyla organize olup anıtsal yapılar inşa edebileceğini ortaya koymaya yetmiyordu.

Hatta bunlar arasında en yaygını sayılan Vaha Kuramı’nın sahibi, Avustralyalı Marksist Arkeolog Gordon V. Childe (1892-1957) Kendini Yaratan İnsan isimli kitabında Yenitaş Devri’ne ait bir siyasetten ve dinden söz etmeye gerek olmadığını, böyle bir düşünsel seviyenin ve örgütlenmenin hiç var olmadığının dahi ileri
sürülebileceğini söylüyordu. Childe’a göre sosyal organizasyon ancak tarım yapılmaya başlanmasıyla ve şehirlerde oluşabilirdi. Şehirlerdeki işbölümü, uzmanlaşma ve sanatın ortaya çıkması sonucu dikilen anıt ve kamu binaları, tarımdaki üretim fazlasını sembolize ediyordu. Childe, Robert J. Brainword (1907-2003) ve başka bilim insanlarının akıllarındandahi geçmediğini anladığımız avcıtoplayıcı toplulukların anıtsal yapı inşa etmeleri, Göbekli Tepe’de 1995 yılından bu yana yürütülen kazılarda ortaya çıkan yapılarla yakın dönemin akademik ve popüler gündemine oturmuş oldu. Göbekli Tepe yaklaşık on yıldır ulusal ve uluslararası akademi, medya, kamu ve özel sektör kurumlarının yayımladığı ve desteklediği makale, tanıtıcı film ve sergi faaliyetleriyle dünyadaki en dikkat çekici Yenitaş Devri yerleşimlerden biri haline geldi. Mimarisi ve sanatıyla, yüksek seviyede bir anıtsal nitelik taşıyan Göbekli Tepe’yi günde ortalama 1000 kişi ziyaret ediyor.

Screenshot_1

 

Klaus Schmidt, Göbekli Tepe’de bugüne kadar yapılan kazılarda herhangi bir eve rastlanmadığını ve dolayısıyla buranın dünyevi bir mekân değil sadece kutsal bir bölge olduğunu söylüyor. Öte yandan
kalabalık toplulukların bir araya geldiği bir buluşma bölgesi olarak Göbekli Tepe’nin -tıpkı milattan önceki binyıllarda Kudüs’te ve İslam öncesi ve sonrası dönemlerde Mekke’de olduğu gibi- tapınma dışında büyük şölenler ve festivallere de sahne olduğu ileri sürülüyor. Bu bağlamda Göbekli Tepe’nin bilim, sanat ve kültürün yanı sıra kültür tarımının başlangıcını ve yerleşik hayata geçiş sürecini de tetiklemiş olabileceğine dair yepyeni bir anlayış gelişiyor.

12.000 Yıl Öncesinde İnşa Edilen Dini Yerleşke

Dünyanın bilinen en eski ve en büyük tapınak yerleşkesi Göbekli Tepe’nin kazı alanı Şanlıurfa’ya 18 kilometre, en yakın köy Örencik’e ise 1,5 kilometre uzakta. Kazı alanında üç ayrı katman bulunuyor. Birinci katman doğal ve doldurma taştoprak, ikinci ve üçüncü katmanlar ise tapınak buluntularının yer aldığı bölümler. Göbekli Tepe’yi alttaki iki katmanda bulunan T biçimli dikili taşlar simgeliyor. Çok uzak mesafelerden dahi görülebilen bir tepe üzerinde inşa edilen kutsal alanın katmanları 15 metre yüksekliğe ulaşıyor. Göbekli Tepe’nin kazı alanı ise 90 dönümlük dev bir alan (12 futbol sahasından biraz büyük) kaplıyor. Alttaki en eski üçüncü katmandaki dikili taşlar yaklaşık olarak MÖ 11.000-10.000‘e, üstteki daha yeni olan ikinci katman ise MÖ 9000-8000’e tarihlendirildi. Kuzey Mezopotamya için bu tarihsel dönemler Buzul Çağı sonrasındaki Çanak-Çömleksiz Yenitaş Devri’nin iki aşamasına (A ve B) ait. İlk aşamada insanlar yabani tahıl topluyor ve avcılık yapıyordu. Göbekli Tepe’nin tepe oluşmasında, tapınak katmanları dışında, doldurma toprak yığınları etkili olmuş. Çemberimsi anıtsal yapılar MÖ 8000 civarında bilinemeyen bir sebeple terk edilirken, bilinçli ve hızlı bir şekilde içinde her büyüklükte taş, alet parçaları, hayvan kemikleri olan toprakla doldurulup kapatılmış. Görüntüleme teknolojisinin gelişmesi, Göbekli Tepe’deki tüm arkeolojik buluntuların durumu hakkında kayda değer veriler sağladı. 2003 yılında yeraltını gözlemleyebilen bir radarla yapılan taramalarda Göbekli Tepe’nin tümüne yayılmış ve tamamen yığma toprak altında en az 20 çemberimsi yapı daha olduğu ortaya koyuldu.

Gobeklitepe

 

 Radyokarbon Ölçümleri

Bilindiği gibi radyokarbon ölçümü organik kalıntılar üzerinde yapılabiliyor.Ancak iklim koşulları nedeniyle Göbekli Tepe’de kolajen içeren bitki kalıntılarına nadiren rastlanabiliyor. Bu sebeple ilk radyokarbon
ölçümleri 2010 yılında, D çemberinin çeper duvarlarındaki balçık sıvada bulunan karbon tortuları ile hayvan dişlerindeki besin kalıntıları üzerinde yapılabildi. Kazı ekibine göre, 2011 yılı radyokarbon
ölçümleri için şanslı bir yıldı. Çünkü kalıcı koruma çatısı inşa edilirken kazılan temelde, ilk kez zengin bitkisel kalıntılar içeren tortular keşfedildi. Gelen sonuçlarla, III. tabakadaki büyük çemberlerin MÖ
10.000’li, II. tabakadaki dikdörtgen ve kare yapıların ise MÖ 9000’li yıllarda yapıldığı ortaya çıktı.

Çemberlerin ve T Taşların Yapısal Özellikleri

Çemberimsi yapılar, Buzul Çağı’nın ardından mağaralardan çıkıp dışarıda geçici ya da kalıcı barınak inşa eden insanın Yenitaş Devri’nin ikinci aşamasına kadar (aşağı yukarı MÖ 12.000’lerden sonra) geliştirdiği tipik mimari tarz olarak ifade edilebilir. Nitekim Gusir Höyük, Körtiktepe, Çayönü, Hasan Keyf Höyük, Hallan Çemi ve Filistin’deki Eriha gibi erken dönem Yenitaş Devri yerleşimlerin ilk katmanlarını yuvarlak planlı meskenler oluşturmuştur. Göbekli Tepe’deki çemberimsi anıtsal yapılar keşfedilme sırasına göre A-B-CD-E-F-G-H harfleriyle isimlendirilmiş. Çemberlerin çapları 10 ile 20 metre arasında değişiyor ve Ortalarında birbirine paralel iki büyük T taş dikili. Çemberimsi yapıyı oluşturan taş örgü duvarlar arasında, duvarla desteklenmiş ve belli aralıklarla sıralanmış yine T biçimli fakat daha küçük dikili taşlar var. Bunların sayısı 10-12 kadar. Çemberler arasında en büyüğü D Çemberi. T biçimli taşlar yekpare kireç taşından yontulmuş ya da kesilmiş. Taşların kesildiği kireçtaşı ocakları tüm platoya yayılmış ve sit alanının içine alınmış durumda. Göbekli Tepe sit alanı 2012 yılında kazı ekibi tarafından 6,5 kilometre uzunluğunda tel örgü ile çevrildi. Taş ocakları Göbekli Tepe’nin yaklaşık 1-2 kilometre uzağında. Bugün de arazide kesimi başarısız olmuş bazı T taşlar gözlenebiliyor. Tonlarca ağırlıktaki T taşların, taş ocağından Göbekli Tepe’ye nasıl taşınabildiği konusunda değişik görüşler ileri sürülse de konunun tam olarak aydınlatılması henüz mümkün görünmüyor. Göbekli Tepe’nin iki katmanında da T taşlar var. Ancak T taşların II. ve III. katmanlarda dikildiği mekânların biçimi ve taşların büyüklükleri birbirinden farklı. Daha eski olan, alttaki yani III. katmandaki gösterişli anıtsal mekânlar çemberimsi ve büyükken, daha yeni olan ve üstteki yani II. katmandaki dikdörtgen ve kare planlı anıtsal yapılar daha küçük ve çok daha gösterişsiz. Bugüne kadar her iki katmanda 100’den fazla dikili T taş ortaya çıkarıldı. Bunların iki katmana dağılım oranı yaklaşık yarı yarıya. III. katmandaki T taşların yüksekliği 3,5-5 metreye varıyor. Şimdiye kadar bu eski katmanda yapılan kazılarla sayısı sekize varan anıtsal çemberlerin neredeyse hepsinde çok sayıda dikili T taş var. II. katmandaki T taşlar ise önceki katmandakilere göre daha kısa ve küçük: Boyları yaklaşık 1,5 m. Ortaya çıkarılmış olan kare planlı mekânların sayısının, çember biçimlilere göre çok daha fazla olmasına karşın (en az üç kat fazla) içlerinde ya çoğunlukla sadece iki küçük merkezi T taş var ya da hiç dikili T taş yok. Anadolu coğrafyasında bulunan dikili T taşlarla ilk kez Urfa yakınlarındaki Nevali Çori’de  Karşılaşıldı. 1993’te Atatürk Barajı’nın suları altında kalan Nevali Çori’de 1980’lerde arkeolojik kurtarma kazıları yapılmıştı. Ortaya çıkarılan kireçtaşından kesilmiş, T biçimli dikili taşların üzerlerindeki insan figürleri Taş Devri sonları insanının dünyasına, daha önceden bilinmeyen ve hiç beklenmedik bir pencere açmıştı. Nevali Çori’yi halen kazıları devam eden ve MÖ 11.500-10.000’lere tarihlendirilen Gusir Höyük ve Hasan Keyf Höyük’teki dikili taşların keşfi izledi. Nevali Çori ve Göbekli Tepe yakınlarında, altta T taş olduğu toprak yüzeyinden dahi görülebilen dört yerleşim daha var: Sefer Tepe, Karahan Tepe, Hamzan Tepe ve Taşlı Tepe. Fakat buralarda henüz kazı yapılmadı.

Screenshot_2

Dikili T Taşların Anlattıkları

Göbeki Tepe’deki dikili T taşların çoğunda yarı kabartma (rölyef) hayvan resimleri yer alıyor. Sürüngen tilki ve yaban domuzu en çok resmedilmiş türler. Ama başka hayvanlar da resmedilmiş: Örneğin yaban sığırı, yaban eşeği, yaban koyunu, alageyik, turna, ördek, akbaba. Tüm bu türler doğadakine uygun olarak Resmedilmiş ve av hayvanı bakımından zengin bölgenin arkeo-faunasıyla örtüşüyor. T taşlarda hayvan kabartmalarının yanı sıra H şekli, hilal, halka motifleri ve zıtlık ifade eden çizgiler gibi soyut semboller
de var. T taşlara kazınmış iki insan kabartması da bulundu. Bunlardan biri başsız bir erkek figürü. İkincisi ise uzun boyunlu, uzun başlı, ayakta duran bir insan. Bu figürün hemen yukarısında kuyruğu kıvrılmış
küçük bir köpek resmedilmiş. Merkezdeki dikili T taşlar, üzerlerine kollar ve eller çizildiği için antropomorfik (antropomorfik) olarak değerlendiriliyor. Kazı Başkanı Schmidt’e göre bunlar “insanımsı varlıkların taştan heykelleri”. Baş T biçimli taşların tepesindeki yatay taşla, vücut ise dikili taşın uzun gövdesiyle temsil edilmiş.

RP3I76SD

 

Schmidt, T taşların insan biçimli yapısının ve motiflerin sembolik olmasının bilinçli bir seçim olduğunu söylüyor. Çünkü taşların üzerindeki diğer kabartmalar ve bulunan taştan heykeller, bunları yapan sanatçıların dilediklerinde doğala uygun tasarım yapabildiğini gösteriyor.  Öte yandan bu soyut T heykeller, Şanlıurfa’da bulunan “Balıklıgöl Adamı”ndan da farklı. Güneydoğu Anadolu  ölgesindeki kazılarda çıkarılan dikili T taşlar, mevcut sembollerin ortak bir inanç sistemine bağlı olduğunu da delillendiriyor. Yapılan incelemelerde yılan, akrep, dört ayaklı yabani hayvanlar ve kuş motiflerinin çoğunun ortak olduğu görülmüş. Aynı şekilde, ortak bir Taş Devri (Paleolitik) sanatı ve sembolizmi de söz konusu olmalı. Dolayısıyla bu bölgedeki din, bilim, sanat ve sosyal sistemler kültür tarımı aracılığıyla değil çok daha önce gelişti ve zaman içinde kültür tarımını yarattı denebilir.

Göbekli Tepe’de Ana Tanrıça ve Dişi Figürü Yok

Göbekli Tepe’deki çemberlerin ortasında bulunan dikili T taş çiftine önemli bir rol yüklenmiş olmalı. D Çemberi’ndeki merkezi iki taşın 2009’da bütünüyle ortaya çıkarılmasının ardından bu taşların kadın erkek ikiliğini sembolize ettiği fikri neredeyse tamamen çürütüldü. Çünkü o zamana kadar taşlar üzerinde sadece kolların resmedildiği düz çizgili kabartmalar gözlenmişti. Gövdenin toprağa gömülü alt kısmının da gün yüzüne çıkarılmasıyla eller, parmaklar ve çok daha önemlisi süslü ve tokalı kemerler ile kemerlerin altından sarkan hayvan postundan peştamallar görünür hale geldi. Kemerin altından sarkan peştamallar genital bölgeyi kapatıyor, ancak figürler büyük ihtimalle erkekleri sembolize ediyor, çünkü Çanak-Çömleksiz Yenitaş Devri’ne ait kemerli toprak figürlerin hiçbir zaman kadın olmadığı biliniyor. Göbekli Tepe’de tek bir istisna dışında dişi figüre -insan ya da hayvan- rastlanmadı. Tek dişi figürü ise dikili taşlar arasındaki yassı bir taşın üzerine, kabartma değil de kazıma çizgilerle resmedilmiş. Yapıların özgün dekorasyonunun bir parçası gibi durmayan bu figür daha çok duvar resmine benziyor. Dişi figürlerine yer verilmeyen Göbekli Tepe’de ana tanrıça kültü de yok. Oysa aynı çağa ait sayılabilecek Nevali Çori’de bulunan yüzlerce insan biçimli kil heykelcikten yaklaşık yarısı kadın, yarısı erkek. Schmidt’e göre bu durum, iki yerleşimin işlev farkına işaret ediyor olmalı. Nevali Çori’deki mekânlarda bulunan kilden heykelcikler günlük hayatla ilişkiliyken, Göbekli Tepe’deki tapınaklar muhtemelen cenaze gelenekleriyle ilgiliydi. Bununla beraber her iki yerleşimde de bulunan taş figürlerde ortak sembolik motifler de var. Nevali Çori’deki küçük taş heykellerin üzerindeki bazı motifler Göbekli Tepe’deki büyük taş heykellere kazınan kabartmalardaki desenleri yansıtıyor.

İnsan Biçimli T Heykeller Kimleri Temsil Ediyordu?

Klaus Schmidt yüzleri olmayan bu T heykellerin, başka bir dünyaya ait oldukları düşünülerek inşa edilmiş olabileceğini söylüyor ve bir başka tez daha ileri sürüyor. Buna göre, çemberlerdeki bütün T biçimli dikilitaşlar güçlü ve önemli insanları temsil ediyor olabilir. Ancak merkeze dikilen çift taş, diğerlerine göre daha uzun ve yüzeyi çeşitli tarzlarda dekore edilmiş. T yontu çiftin yanındaki, onları çevreleyen ve üzeri motifsiz dikili taşlar da kutsal çemberin koruyucuları olabilir.

Sırık Totemler

Son yıllarda bulunan kireçtaşından sırık parçası tipindeki bir totem, Göbekli Tepe’de dikili T taşlardan başka tarzlarda da heykeller olduğunu gösterdi. Bu totem kutsal alanın üst tabakasında, kare bir odanın duvarının içine yerleştirilmiş halde keşfedildi. Uzunluğu 192 cm, çapı 30 cm olan sırık totem Nevali Çori’de ve Adıyaman’daki Kilisik köyünde bulunan sırık totemlere benziyor.

Teker Boncuklar ve Düğmeler

Göbekli Tepe’de sıkça rastlanan teker biçimindeki boncuklar ve düğmeler sadece birkaç Erken Yenitaş Devri yerleşimde görüldü. Klaus Schmidt’e göre az olmaları, küçük bir elit grup tarafından kullanıldıklarını akla getiriyor. Bu durum dîni merkez ve tören alanlarıyla da ilişkili olabilir, çünkü düğme ve boncuklara sadece Göbekli Tepe, Çayönü ve Nevali Çori’de rastlandı. Bu yerleşimlerde tapınaklar bulunuyordu.

Dev Teknelerin Çağrıştırdıkları

Göbekli Tepe’de, kazıların başladığı 1995’ten 2013 yılına kadar toplam 7 adet tekneyi andıran çok büyük kap çıkartıldı. Yekpare kireçtaşından yontulmuş kapların birim kapasitesi 240 litreye kadar çıkıyor. Yapılan araştırmalarda yiyecek üretiminde kullanıldığı ortaya koyulan kaplar bölgenin bir tapınak yerleşkesi olmanın yanı sıra insanları bir araya toplayan bir şölen ya da festival alanı olabileceğini de düşündürüyor.
Kuzey Mezopotamya bölgesinde yapılan kazılarda, hemen hemen tüm ÇanakÇömleksiz Yenitaş Devri yerleşimde (Çayönü,Nevali Çori, Hallan Çemi, Körtik Tepe Cerfu’l-Ahmer, Tell Qaramel, Tell Abr) ortak alanlar yani meydanlar gün yüzüne çıkarıldı. Toplumsal ve dini tören amaçlı kullanıldığı düşünülen bu alanlar, aynı zamanda şölen geleneğine de işaret ediyor. Şu anda Batman Barajı’nın suları altında bulunan dünyanın en eski köylerinden Hallan Çemi’de yapılan kurtarma kazıları sonucunda Taş Devri sonunda ve Yenitaş Devri başlarında yaşamış toplulukların bir araya gelmesinde, şölenlerin büyük rol oynadığı düşünülmüştü. Çünkü Hallan Çemi’de yerleşen avcı-toplayıcı topluluğun meskenlerinin ortasındaki meydanda, çok miktarda hayvan kemiği ve ateşin çatlattığı taşlar vardı. Körtik Tepe’de bulunan iki taş kapta tespit edilen tartarik asit kalıntısı da üzüm şarabı yapımına işaret ediyordu. Sonrasında Göbekli Tepe’deki kireçtaşı teknelerde yapılan kimyasal analiz sonucunda oksalik asit tuzu kalıntıları tespit edildi. Bu asit türü tahılların suda bekletilmesi, ezilmesi ve mayalandırılmasıyla oluşuyor. Dolayısıyla bu teknelerin içinde Göbekli Tepe’de toplanan insanların şölenlerde ya da dîni törenlerde tüketmesi amacıyla, mayalanmış tahıldan yapılmış bulamaçlar ya da tahıl içecekleri hazırlanmış olabilir. Bu kuramı destekler biçimde, Göbekli Tepe’de bulunan teknelerin birinin dibinde bir yaban eşeğine ait kürek kemiği bulundu. Suriye’deki Tell ‘Abr’da, kamu binası olarak kullanıldığı düşünülen yapının tabanındaki beş büyük kireç taşı tekneden birinin içinde de benzer bir kemik bulunmuştu. Kemiklerin, teknelerdeki malzemeleri karıştırmak ya da köpük almakta kullanıldığı düşünüldü. Yiyecek üretiminin doğuşu ÇanakÇömleksiz Yenitaş Devri’ndeki geçim şartlarına yönelik bir dizi yenileşme ve uyumlanma getirmiş olmalı. Bilim insanları yukarıdaki ve benzeri arkeolojik bulgulardan yola çıkarak, şölenlerin veya dini törenlerin hayvanları evcilleştirme ve bitkileri kültüre alma ihtiyacı yarattığı görüşünde; çünkü şölenler ve dini törenler çok miktarda besinin depolanmasını gerektiriyordu.

Screenshot_3

Göbekli Tepe’de Karacadağ Yabani Buğdayı mı Tüketiliyordu?

Göbekli Tepe yakınlarındaki Karacadağ’ın Diyarbakır’a bakan yüzünde yetişen yabani buğdayın Bereketli Hilal bölgesinden alınan 338 kültür buğdayı türünün atası ve dolayısıyla dünyanın bilinen en eski buğdayı olduğu, yapılan genetik analizler sonucunda ortaya çıkmıştı (1997). 2012 yılında Göbekli Tepe’deki C ve D çemberlerinde kömürleşmiş bitki kalıntıları bulundu. Henüz bunlarla ilgili ayrıntılı bilgimiz yok, ancak eğer aralarında buğday kalıntısı varsa büyük ihtimalle Karacadağ’ın yabani kızıl buğdayı olmalı.

 

Screenshot_4

 

Göbekli Tepe’de kültüre alınmış bitki izine rastlanmadığı gibi evcilleşmiş hayvan izine de rastlanmadı. Doldurma toprak içinde rastlanan artıklar arasındaki kırık hayvan kemikleri yabani hayvanlara ait. Ayrıca el değirmeni, havan, havan eli gibi aletler de yabani tahıllarla (kırmızı buğday, çavdar, arpa gibi) yiyecek hazırlamada kullanılıyordu.

Göbekli Tepe’yi İnşa Edenlerin Yüksek Bilgi ve Becerileri

1980’li yıllardan günümüze Türkiye’nin güneydoğusunda, tarihi bilinenlerden çok eskiye giden, erken dönem Yenitaş Devri köyleri keşfediliyor, kazılar yapılıyor ve ortaya çıkan şaşırtıcı buluntularla Anadolu’nun, dünya medeniyet tarihinin başlangıcını biçimlendirdiği anlaşılıyor.
Bu bağlamda Göbekli Tepe’nin anıtsal yapısı, bölgedeki Erken Çanak-Çömleksiz Yenitaş Devri kültürünün, avcı-toplayıcılardan beklendiğinin aksine “basit” bir sosyal organizasyonun çok ilerisinde olduğuna şüphe bırakmıyor. Onlarca ton ağırlıktaki kireç taşlarının taş ocağında  kesilmesinin ya da yontularak çıkarılmasının, istenen yere taşınmasının kusursuz bir uzmanlık istediği açık. Ayrıca taştan anıtların teknik bilgi sahibi olmaksızın, örneğin halatla çekmeyi, yuvarlamayı ve kaldıraç kullanmayı bilmeden dikilmesi imkânsız. Dikili T taşların, yüzeyde kabartma desenler oluşturmak için kusursuz bir hassaslıkta yumuşatılmış olduğunu düşünmek bile tek başına hayranlık uyandırmaya yetiyor. Devasa büyüklükteki bu taşların tüm yüzeylerini kullanarak kabartma motifler tasarlayıp işleyebilmek de son derece incelikli bir sanat  eğitimi ve derinlikli bilgi gerektiriyor.

Sonuç olarak, 20 yıldır devam eden ve galiba en az bir yirmi yıl daha devam edecek olan Göbekli Tepe kazıları bizi, ilk büyük ve kalıcı yerleşik toplulukların doğuşuyla tanıştırdı. Gerçekten de Kuzey Mezopotamya’nın Anadolu sınırları içinde kalan bölgesinde yapılan son kazılar, Geç Buzul Çağı ve Erken Buzul Çağı Sonrası’nın avcı-toplayıcı insanından beklenmeyen bir Erken Yenitaş Devri kültür zenginliğini gün yüzüne çıkarıyor. Yaklaşık olarak MÖ 11.000-9000 arasına tarihlendirilen kalıcı bu Anadolu köyleri dünyanın bilinen ilk yerleşimleri. Anadolu’nun ve dünyanın bu ilk köyleri yakınında konumlanan, dünyanın bilinen ilk anıtsal tapınak yerleşkesi Göbekli Tepe inanç, bilim, sanat ve sosyolojik anlamda olağanüstü yapısıyla yorumlama yeteneğimizi zorluyor. Kısacası Göbekli Tepe bizi, anılan çağlarda ve belki daha da öncesinde ezber bozan şeyler olduğuna ikna ediyor. Sadece Taş Devri’ne ait, bilinen 452 arkeolojik alana sahip ülkemizde, gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen binlerce Yenitaş Devri yerleşimi olmalı. Yayımlanan toplu kazı raporlarına bakılırsa, 2000’li yıllardan sonra kayda değer bir arkeolojik çaba gösteriliyor. Bununla beraber tüm dünya kültürlerinin doğum yeri, “medeniyetler beşiği” biricik coğrafya Anadolu’nun, hak ettiği arkeolojik ilgiyi görmesi, yalnızca kültürel zenginlik değil, aynı zamanda üzerinde yaşayan bizlerin ekonomik refahı anlamına gelebilir.

Göbekli Tepe Dünyanın En Eski ve En Büyük Tapınma Alanı Türkiye’de / Emine Sonnur Özcan

Bilim ve Teknik Temmuz 2014