Batı insanının resmi tarihi bir kayıpla başlar, anlatılan tüm tarih Hegelci anlamda fenomenolojik bir tarihtir. İnsanın en derin kaygısı kendine köken yaratmaktır. Bu kökenleri bilmedikleri zaman uydurmuş , yüzyıllar boyu kendini olduğu gibi kabul etmemiştir.
Kitaplar olmasa insan belleği zayıftır ; bu nedenle İskenderiye kütüphanesinin yakılmasıyla başlayan süreçte ,Katolik engizisyonundan Hitler’e kadar kitaplar yakılmıştır.XX yy. ortasına kadar tiran II. Nabukodonosor’un soyundan gelen tiranın öfkesinden kaçan onbinlerce İbrani için yazılmış olan Tekvin’den başka yaratılış hikayesi yoktur.
Şeytanın kurbanları olduğumuz tüm eğitim kurumları içerisinde bize öğretildi ve biz buna inandık. Atalarımız olan Adem ve Havva sıradan zevklerin bulunduğu Yeryüzü cennetinde oturur, her türlü paradoksal gerçekliğin olduğu bu yer hem doğulu hemde Rousseacu özelliği bünyesinde taşır. Panterlerle kuzular bir arada yaşar, demek’ki panterler otoburdur.
Cennet (Aden) bir İbrani buluşu değildir.Aden Sümerlerden gelir ve İÖ III-II yüzyıla kadar uzanır; Akad dilinde yine Cennet demek olan Adenu’dan türemiştir. Bu yer görüldüğü kadarıyla ne İbranilere aittir nede tüm zamanlara çünkü Arkeologlar Tekvin’deki Adenu’yu sulayan tek bir koldan kaynağı olan dört ırmağın yani , Pişon , Gihon, Hidekel, ve Perat’ ın Basra körfezine döküldüğünü düşünürler. Bunlar Fırat ve Dicle’ nin iki ana kolu olmalıdır. Kısacası Cennet eskiden Irak’ta olmalıdır.
Adem ve Havva masumdur daha sonra Şeytan Havva’yı baştan çıkarmış, yenik düşen Havva daha sonra Adem’i baştan çıkarmıştır.Böylece kötülüğün ne olduğunu bilmeyen ilk insanların günahlarının ağırlığını sonsuza dek taşırız.Hukuksal yönden bir suçun oluşabilmesi için Kanuni Ehliyet şartı aranırken Tanrının böyle bir ehliyet arama derdi yoktur.
Peki Tekvin’de çıplak yılan olarak tasvir edilmiş olan bizim Şeytanımızmıdır.?
Bahçenin ortasında bulunan ağaç meyvasından yerlerse ne adem’in nede kendisinin öleceğini ilk kadına söyleyen bu yılan Şeytanmıdır. ?
Söz konusu ağaç iyiliğin ve kötülüğün sembolüdür. Dolayısıyla iyiliği ve kötülüğü bilmeyi yasaklayan Tanrısal emir tartışmaya açıktır.
Tanrıya saygı , iyiliğin ve kötülüğün bilinmesini gerektirmezmi. ?
Tanrı iyiliğin ve kötülüğün ne olduğunun bilinmesini yasaklamış olabilirmi. ?
Dahası bu yılan meyveyi yerlerse tanrılar gibi olacaklarını söyler. Ancak ölümü cennetten çıkışta tanıdıklarından ,önceden zaten ölümsüz olduklarından Tanrı gibi oldukları ve bunun yılan kadar uyanık bir hayvana yakışmayacak mantıksızlıkta bir söylev olduğu düşünülebilir.
Hakikat çok basittir : Adem ve Havva sevişmişlerdir, günah buradadır. kadın ve erkeği yaratıp bunları sıcak bir bahçede çırılcıplak bıraktıktan sonra kaçınılmaz günahı bekleyip sonrasında alevlerle tehdit etmek pek anlaşılır bir şey değildir.
Kötülük ağacı bir simgedir, tıpkı bütün simgeler gibi anlamı muğlaktır, peki yılanda böylemidir. ?
Bundan kuşku duyulabilir çünkü Tanrı ona yılan olarak hitap etmiştir : karnının üzerinde yürüyeceksin ve ömrünün bütün günlerinde toprak yiyeceksin. Ve şöyle devam eder : ve seninle kadın arasına ve senin zürriyetinle onun zürriyeti arasına düşmanlık koyacağım. (Zaten başka türlümüdür.?)
Aden bahçesinde yılan ve insan zürriyeti mesafe yokmudur.?
Dahası yılan kılığına girmiş Şeytan ise cennete işi nedir. ? Bu Tanrının kötülüğüde yaratıp cennete sürdüğü anlamıdamı taşır. ? Eğer böyleyse Adem ve Havvanın cennette oturan birinin davetine uymuş olması nasıl cezalandırılabilir. ?
Cennetten kovulma , ilk gelen insanları pek etkilemez, entelektüel birikimleri ve fizikleri olağan üstü şaşırtıcıdır.Fakat dahada şaşırtıcı olanı Tanrının insanların yeryüzüne yayılmasından hoşnutsuz olmasıdır.Tanrısal hayal kırıklığının sonucunu tüm yaradılış öder ve Tufan olur.
Bu yılanın bir oyunumudur yoksa kendinden daha fazla geçim maddesi biriktiren kardeşine öfkelenen Kabil’in cinayetinin bir sonucumudur. ? Bu durumda gökte uçan kuşun suçu nedir. ?
Görüldüğü üzere Yahudiliğin başlangıcından itibaren kötlüğün kaynakları belirsizdir.Bununla kast edilen yazılı Yahudiliktir ; çünkü İncil mezapotamya arkeolojisi tarafından Habiru, İbraniler adı altında bilinen halkın oluşumundan sonradır.Hatta İncil çok sonradır. Çıkış sonrası , yani Kudüs’ün İ.Ö 587’de II. Nabukodonosor tarafından zaptedilmesi ve yok edilmesi , İ.Ö 538’e dek babilde Yahudilerin esir edilmesi sonrası yazılmış , farklı öğelerden oluşan bir metindir. Demek ki Tekvin Kudüs’e geri dönüşte yani V. yy başında yazılmış olmalıdır. Dahası ,Tekvin’e göre yaratıcının hayal kırıklığı ile kendi yarattığı oğullarının gürültüsüne kızan Babil’in çabuk öfkelenen yaratıcısı Apsu arasındaki benzerlik insanı etkilemez. ? Ya da Tanrı Enki ve sarhoş eşi Ninmah tarafından insanlığın eğri bacaklı ve başarısız olarak yaratıldığı yaratılış hikayesine nasıl benzemez. ? Üç durumdada yaratıcının başarısız kalmış ilk yaratılışı vardır, bu tanrısal öfkeye neden olur ve artık Şeytan ‘ a gönderilmeye ramak kalmıştır.
Babil sürgününde alınan sadece yaratılış değildir, Nuh’un hikayesi Babil efsanesinde bulunur.
Peki Yahudiler kendi şeytan yorumlarını nerden almışlardır.? Çünkü şeytan diye adlandırılmış olsada Cenneteki yılan Şeytanın bir taslağıdır.Babil destanında bir baştan çıkarma bölümü vardır ve buradaki terimler Tekvinde Adem’in Havva tarafından baştan çıkarılmasını hatırlatır : Tanrıça İştar ‘ın cazibesine kapılan Endiku kendini “ bilgelik ve büyük bir bilgiyle” donanmış bulur.İştar’ın sevgilisine yönelttiği sözler yılanın tanrı gibi olacaksınız cümlesiyle şaşırtıcı olarak benzer. Fakat İştar , Babil dininde özellikle bir kötülük ruhuyla özdeşleştirilmiş olmaktan uzaktır ; kuşkusuz , baştan çıkarıcı bir Tanrıçadır, çılgın ve kimi zaman acımasızdır, ancak kötülüğü temsil etmez.
Tekvinin özgünlüğü şeytanın habercisi olan bu yılanı keşfetmiş olmaktır. Peki Şeytan baştan itibaren varmıdır. ? İlk bakışta Tanrının Kabil‘i azarlamasının düşündürdüğü şey budur.Kabil ilk mahsulünden elde ettiklerini Tanrıya sunduğunda tanrı bilinmeyen bir sebepten bağışı kabul etmez.
“ Eğer iyi davranırsan o yükselecek mi. ? ve eğer iyi davranmazsan ,günah kapıda pusuya yatmıştır ;ve onun istediği sensin”
Ortadoğuda bolca bulunan kim olduğu belli olmayan basit bir cin konusudur, fakat şeytan değildir. Bunun kanıtı meseller Kitabı’ndaki Şeytan hakkında söylenenlerden anlaşılır.
“ Ve Tanrı oğulları rabbin önünde kendilerini takdim etmeye geledikleri gün vaki oldu ki, onların arasında şeytan’da geldi.Ve rab şeytana dediki : nereden geliyorsun ? Ve şeytan rabbe cevap verdi : Dünyada dolaşmaktan ve oradan gezinmekten. Ve rab şeytana dedi : Kulum Eyübe iyice baktınmı ? Çünkü dünyada onun gibisi yok ; kamil ve doğru adam…”
Göksel konseyde Şeytan , tanrının yakını olarak bulunur.Bu şeytanın aşağı aşağı bir tanrı olarak, fakat yinede tanrı olarak görülmesidir. Burada , Vedacılıktan türeyen dinleri ve Triker Loki’yi çağrıştırır. tanrının onayıyla Şeytanın zavallı Eyübü sınayacak fakat her şey yoluna girecektir.Nihayetinde şeytan tanrısal istencin aletidir.Bu istençler, paradoksal biçimde , Eyüp’ün görüldüğü kadar erdemli olup olmadığını öğrenmeyi hedefler.
Demek ki şeytan gözden düşmüş melek, ağzı salyalı isyancı, tanrının yeminli düşmanı değildir.Bu aynı zamanda peygamber Mikaya’nın İsrail kralı Ahab’a anlattığı hikayeden edinilen izlenimdir.
Eyüp’ün hikayesinde kışkırtıcınınkine benzer bir konuşma, Mikaya’nın yürekliliği işe yaramaz : Peygamberin başı Sedecias onu tokatlar , ardından kral onu hapse atar.Demek ki Tanrı Ahab’ın yenilmesi niyeti gerçekleştirmiştir ve bunuda esrarengiz Yalan Ruhu sayesinde yapmıştır.
Bu şaşırtıcı anlatılar eski bir Mısır hikayesinde görürüz : Bir generali savaşa göndermek isteyen Osiris , ona ruhları gönderir ;
İki cin onun içine girdiler ve onda kalbi şenliği unuttu.Yaşam adına ,kardeşlerim, savaşmak istiyorum.!
Yahudi tanrısı hiç süphesiz Osiris kurnazlığından esinlenmiştir.Dinlerdeki mitler gibi tanrısal kurnazlıklarda dinden dine geçmiştir.Bu iblisvari Ruh Tanrının müttefiki olduğunu İşaya kitabında görürüz.Mısır’la ilgili tanrısal lanetin taşıyıcısı kehanette Tanrının kabile başkanlarına kafalarını karıştıran bir ruh gönderdiği duyulur.Bunun üzerine Mısır kendi kusmuklarına basan bir sarhoş gibi sendeleyecektir.
İ.Ö VIII-VI yüzyıllar arasında yazılmış İşaya kitabında Yahudiliğin ne Şeytanı nede Cinleri Tanrının düşmanı olarak değil daha çok omum hizmetkarları olarak temsil ettikleri bir kez daha kanıtlanır.
“ Ve Abimelek üç yıl israile reis oldu.Ve tanrı Abimelek’e şekem erleri arasına kötü bir ruh gönderdi…”
Şekemler , gerçektende yalancı ve namussuz insanlardır, Yerubamel’in yetmiş çocuğunu katederek bir kölenin oğlu olan Abimelek’i kral seçmişlerdir.Tanrısal dalaverelerin etkileri yıkıcı olmuştur.
Görüldüğü gibi , İblis görevlileri Yehovanın intikamlarını kesin olarak yerine getirir.Kişisel amaçlı vasat ve sefih işlere kendileri vermediklerinde İblisler göksel kahyalardır.Yani tanrının hem hizmetkarı hemde müttefiki.
Fakat I. Tarihlerde durum başka türlüdür.Şeytan yeniden ortaya çıkar , bu kez Davut’a bahtsız bir karar vahyeder : bir sayım yapmayı emreder ; oysa bu sayım vebaya yol açacaktır.
“ Ve Şeytan İsraile karşı kalktı ve İsrail saymak için Davudu tahrik etti. “
Tarihler Helenistik dönemin başlangıcıdır, yani İ.Ö III yy demek ki Şeytan iki yüzyıl içinde nitelik değiştirir, artık tanrıyla işbirliği yapmamakta kendi hesabına çalışmaktadır. Yaklaşık iki yüzyıl sonrada Tanrı Konseyinin eski üyesi yine statü değiştirmiştir.Essenililer tarafından Kumranda İ.Ö II ikinci yarısında yazılmış iki Ahit arası metin olan Jübileler kitabının öne sürdüğü gibi zamanın sonunda ne şeytan olcaktır nede kötülük ve İsrail ülkesi sonsuza dek temizlenmiş olacaktır.O dönemde Ferisiler dünyaya 6 binyıl, klise babaları ise yaratılıştan itibaren 7 bin yıl vermekteydi.Kozmoloji daha sonra bu tarihleri değiştirmiştir.
İbranilerin Şeytan fikri İ.Ö VI yüzyılla İ.S I. yy arasında değişir.Şeytanlar Yahudiliği İ.Ö 150 ile 300 arasında işgal etmiştir. Ölüm cini Mevet, çocuk hırsızı Lilith, veba cini Reshev, cinlerin yardımcısı Belial , ve isayı baştan çıkaran Azazel , rolü tam olarak belli olmasada Şeytan’ına bunlara ekleyebiliriz.
Yahudilikte cehennem yoktur. Ölülerin gittiği Şeol bizim cehennem anlayışımızla kıyaslanamaz. Burası bir sessizlik ve unutma yeridir.Ölen bütün insanlar oraya gider.Dönüşü yoktur.Bu terimde mezapotamyadan ithal edilmiştir.Tıpkı Asur-Babillilerin Arallu’sunda yazılı olması gibi. Bu Eyüp kitabına göre tüm insanların buluşma noktasıdır.Ne cehennem vardır nede cennet, tıpkı Hristiyanlığın daha geç keşfi Araf gibi.
Ruhun ölümsüzlüğü fikri eski ahitte yer almaz.İ.Ö II. yy ölülerin dirilmesinden söz eden İbrani İncilinde ortaya çıkacaktır.
Eski Ahitte şeytan karşısında Yahudilerin ilgisizliği saul’un Endordaki cinci kadını ziyareti bölümüdür. Bu ziyaret olağan üstü simge şiirsellik taşır.(Samuel I ) Filistinliler İsrail üzerine saldırı için birliklerini Shunem sınırına yığdıkları dönem başlar.Saulde ordularını Gilboaya yığar. Tanrıyla irtibat kurma denemeleride sonuçsuzdur.Samuel ölmüştür ve saul cincileri ve bakıcıları memleketten kaldırmıştır. Bu bağlamda eski ahitin hiçbir yerinde yer almayan ölüler yoluyla gelecekten haber veren falcılar yada medyumlara danışmanın yasaklanmasından değil , Samuelin hayaletinin dirildiğini gören Saulun korkusundan kaynaklanmıştır.Cinci kadın samuelin hayaletini çağırarak savaşın sonucu hakkında ; savaşı baştan kaybettiğini ,üç oğlunu savaşta kaybedeceğini saula bildirir.Saul yenilir ve hikayenin devamı doğrulanır.
Ortaçağ Avrupa terminolojisinde ruh-büyücü , yani Şeytanla pazarlık yapan ve sonsuz lanete mahkum kişinin medyumluk mesleği şeytansı değildir.Tam tersine dolaylı olarak Tanrının sesidir. Eski ahitte kötü ruhunun samuelden ayrılması , kötü ruhun cin olduğunu ve tanrının niyetinin bir parçası olduğunu ortaya koyar.Demek ki eski ahitte tanrı hem iyilik hemde kötülük’tür.Yani ahitte ise Şeytan daima tanrının düşmanı olarak karşımıza çıkar.Bu dünyanın prensidir.Şeytan eski ahitte kötülük değildir tanrı iradesinin gerektirdiği ıstıraptan başka bir şey değildir.
Yunanlıların eşdeğer sözcüğü diabolos sözcüğüyle cevirdiği Har-Shatan yani hasım adı bizim şeytan buradan gelmiştir.Şeytan tanrının hasmı olsada onun hizmetkarıdır, tanrının kaybetmesini istemez, çünkü bu kayıp yaratılışın ve kendisininde sonu olacaktır.Bu dünyanında tanrısı olan iyilik tanrısı dünyayı denge unsuruna göre kurmuştur.
Eski ahitin hayranlık veren en derin dersi , İÖ VII ya da VI yy da dünyanın efendisi olan ve kötülüğe hoşgörü gösteren bir tanrı kavramının teolojik güçlüğünü çözmüşlerdir.Bu daha sonra Gnostiklerin içine düşecekleri güçlüktür.Gnostikler bu güçlükten yapay bir kavramla çıkarlar : Biri yalnız tinsel diğeri yalnız maddi olan iyilik ve kötülük’ün üstünde yer alan gerçek yaratıcı Demiurgos.
Eski ahitin tanrı –şeytan ittifakı Musanın üçüncü kitabı levelilerde görülür.Bu kitap neredeyse incildeki buyrukların yarınsı içerir.Musanın kardeşi olan ve tanrıya kurallara uygun olmayan kurban sunduğu için cezalandırılan Harun iki oğlunun ölümünden sonra tanrı musaya görünür ve şöyle der : Harun, Yahudiler için iki teke ve bir koç alacak ve tapınağa gidecektir, orada tanrı kefaretgahının üzerinde belirecektir, Harun belirli saatte orda olacak yoksa ölümle cezalandırılacaktır.Tanrının kabul ettiği tekeler ilahi bir işaretle belirlenecektir.Diğer teke Azael’ e sunulacaktır. (şeytanın kendisi değilse-yardımcısı) Bir uçurumdan aşağı atılacaktır.Bu ünlü günah keçisidir.
Böylece şeytan günah keçisi haline konularak dünyada yolunda gitmeyen her şeyin yükünü çekecektir.İÖ. III yada II yy kadar Tanrının tescilli bir düşmanı olan bir şeytan varlığı yoktur.Şaşırtıcı gelsede bu tüm metinlerde böyledir.Yinede şeytan Yahudilikte vardır ve hristiyanlık şeytan’ı Yahudilikten almıştır.Tüm yeni ahit şeytan ve cinlerin kötülükleriyle doludur.İncil yazarları Eski ahite ait kısıtlı bilgiye sahiplerdir.Tüm bilgilerini Essenlilerden almışlardır.
Peki şeytan ne zaman , nasıl rol değiştirmiştir. ?
Değişimin habercisi Hristiyanlıktan öncedir.Şeytan ve cinlerin tanrı düşmanı olarak çıktıkları ilk metinler Enoş kitabıdır.Kısmen esenlilere ait olduğu düşünülsede karma bir kitaptır.Gnostisizmin bir çok izine raslanır.Şeytanın politik bağlamını burada anmak, tarih sahnesinde olmayan İsanın rolü ve sürecini kavramada önemlidir.
Yahudi metinlerinde şeytan karşısında kararlı bir tavır takındıkları dönem Helenistik Yahudi dönemidir.Helenizm , Yahudiliği kısmen yutmak üzeredir.Yahudiler babil karanlığından tam kurtulmuşlardır ki, İskender imparatorluğunun etkisine girmişler , 1949 Filistinde Yahudi merkezi kuruluncaya kadar olan ki süreç başlamıştır. İ.Ö 175 ‘ten itibaren Helenleşmeye başlayan Yahudilik , Büyük rahip Jason kudisü tamamen Helenleştirmiş en kötüsüde ismini Antiokheia olarak değiştirmiştir.Kurumlar helenistiktir.Sünnet artık terk edilmeye başlanmıştır.jason kendisinin yerine geçen meles adlı büyük rahibin dahada Helenci olduğu kanısındadır.Ardından 2 rahibin ; Menelasın aristokrat yandaşları ile Jasonun halktan gelen taraftarları anlamsız biçimde bir birlerinin kanlarını dökerler.Filistin efendisi ve Suriye’nin selefki IV Antiokhus bu saçmalıklara çok kızar ve Yahudiliği tümden yasaklar.Buna isyan eden ; antik Yahudiliğe sadık kalan Mattatias ve altı oğlu vahşi şekilde pağan tanrılara kurban veren bir yahudiyi toplum önünde öldürür. Böylece Yahudiler ve pağanlar arasında gizli savaş başlar. 70 yılında Titus’un Kudüsü yağmalamasıyla Yahudilik tümüyle tasfiye edilmeye başnacak ve yok olma tehlikesiyle karşılaşmıştır.Kesin biçimini almayan iki buçuk yüzyıllık gerilla savaşı ve en ünlü dönem isa’ nın çarmıha gerilmesi ardından gelen süreçtir. Politik ve din savaşları beraber yapılmaktadır. Makkabiler Tora’yı canlandırmak hemde kişisel hırsları için savaşırlar. Zaferleri politik arenada sürekli bocalar.Mirascıları Yonatas Helenizmin cazibesine kapılacak ve Isparta ile dostluk anlaşması imzalayacaktır.Yine ardılı IV Alexandros İannaios ‘da Yahudi kralı olarak yunan karakterlerini para üzerlerine basacaktır.Sondan bir önceki kral II. Yohannes Hykanos Helen karşıtı Essenlileri katledecektir.
Bunların tümü XX yy. yeniden yorumlanmıştır.Essenlilerin öncülü , son derece ünlü olduğu kadar gizemlide olan, adalet sahibi adıyla tanınan , vahşi şekilde çarmıha gerilerek öldürülmüştür. Assomilerin hangisinin öldürüldüğü bu yüzyılda bile hala tartışılmaktadır.
Gerçek olan Helenizmin kışkırtmalarına teslim olan Helen karşıtı Makkabilerin kökeninde , kendilerine kaynaklık eden isyan ruhu tekrar alevlenir.Yahudiler artık pağan işbirlikçilerini red eder. İ.Ö II yüzyılın ortasına doğru bu öfkeyi dile getirerek bir grup essenli çöle çekilir. Helenle özdeşleşmeye çalışan gruplar tarafından küçümsenir ve aforozlar birbirini izler.Kudusün en saygın Essenlisi ilahi Gnostik abidelerinin yorumcusu Adalet sahibini ölüme Mahkum edilir ve çarmıha gerilir.
Günümüzde kökten dincilik olarak adlandırılan bu eğilimle dinsel sertlik derinleşerek Eski ahitten kopma meydana gelir.Şeytan , Eyüp kitabında gördüğümüz göksel meclis üyeliğinden statüsünü resmi olarak kaybeder.Yahudi inancı Paul’ün getirdiği değişikliklerle cehennemi bir hal aldı. Pavlus , ilk havarilerin azgın muhalefetine rağmen , İsacılığı Roma Hristiyanlığına dönüştürmek için Yahudi kökeninden kopardığında ‘da bu cehennem vari halini koruyacaktır.
Şeytan adı yada eş anlamlısı babil, Baal, Belial adı ne ölü deniz yazmalarında nede iki ahit arası metinlerde tanrısallıkla özdeşleştirilmeden karşımıza çıkmaz.İlahiler yazılarında damas belgesi denilen Damas ülkesindeki yeni ittifak üzerine belgede savaş üzerine yazılarda kötülük prensinin tanımlaması kesindir artık. Belial yok olmaya mahkumdur ; Işık prensinin yükselişi karşısında yok olmalıdır, kimi zaman aldatma ruhuyla karanlıklar meleğiyle özdeşleşir.Düşman olarak görünür ve tanrıdan tamamen ayrıdır.Sancak ve boru taşımayla ilgili anlatılarda (Esseniler savaşa iyi hazırlanır) ; Tanrının öfkesi Belial ve onun nasibindekilere istisnasız herkese karşı kudurmuştur. “
İki ahit arası metinler ve kurman metinlerindeki eskatolojide Şeytan rolüne ilişkin tutarsızlıklar ortadadır ; tüm yazarlar şeytanı tanrı düşmanı olduğu konusunda hem fikir olsalarda her yazar farklı fikirle yorum getirir.
Tekvine kadar uzanan metinlerde yeni ayrıntı kadının şeytan müttefiki olmasıdır. Çünkü Essenlilerin temeldeki kadın düşmenlığı fırsat buldukça ortaya çıkar ve kadını şeytanın hizmetkarı olarak suçlarlar.
“ Kadın kötüdür, çocuklarım, erkek üzerinde otoriteleri ve güçleri olmadığından onu kendilerine çekmek için yapmacıklıklara başvururlar…Kadın erkeği açık açık karşısına cıkarak yenemez , fahişe tavırlarıyla onu aldatır. “
İki ahit arasındaki Ruben vasiyetinde “şehvetperestlik aklınızı Çelmiyorsa Beliar size boyun eğdirmez.”
Şehvetperstlik sizi tanrıdan uzaklaştırarak Beliar’a yaklaştırır. Bu oldukça raslanan düşüncedir. Essenliler evliliğe düşmandır, dahası fiziksel güzelliklerinden emin olmadan kimseyle evlenmezler. İki ahit arasında yazılan başka bir metinde “ Adem ve havanın Yunan Yaşamında “ : havanın cennete oğlu şit eşliğinde geldiği anlatılır, şit bir hayvanın saldırısına uğrar ve Havva hayvanı azarlar.hayvan şu karşılığı verir : tanrının sana yemeği yasakladığı ağacın meyvesinden yedin ve bizimde doğamız bozuldu. Burada cennetten kovulma sonrası yaşamın tüm kötülüğü ilk kadının hesabına yazılır.
Essen ideolojisinde iki dönemin birleşme noktasında Yahudiliğin büyük krizi diye adlandırılan ; Essen ideolojisinde şeytan tanrının yeminli ve ezeli düşmanı olarak tanımlanmıştır. Bu evrim Essen Yahudiliğinin derinliklerinden dalga dalga yayılan mutlak ikicilik Gnostisizm akımına doğrudan yansır. Dünyanın tanrı ve şeytan arasındaki paylaşımı tamamlanmıştır.
Bu ikicilik Yahudi keşfi değildir. İlk önce İ.Ö VI Mazdacılık tarafından formüle edilmiş . Zerdüşt sonrası İranlılarda evren iki temel kutup etrafında şekillenir.Tanrı –Ahura Mazda ve Şeytan –Ahriman. Pers ve medler babili işgal ettiklerinde Yahudiler orda tutsaktır ve onları pağanların elinden kurtarırlar. Yahudilere iyi davranılır, babil rahipleri katledilir. Darius ardından gelen Artakserkses zamanında Kudüs tapınağı ve duvarları inşa edilir, Ezra yine onun sayesinde Yahudanın şefi ilan edilir. Yahudilere göre persler kalıtımsal olarak iyidir. Yahudilerin Perslilere göstermiş olduğu ilgilinin politik sebepleride vardır : Babili bağımlılığa zorlayan Perslerdir.Bu dönemde Yahudilik Mazdacılığı tanıyacak zamana ulaşmıştır.
Sami halklarının ölümden sonra yaşama olan eski inançları persler tarafından ölümsüzlüğe kadar götürülerek Yahudi doktrinlerine girmiştir ve bu basamaktan bir adım yukarı atarak Hristiyan teolojisini doğrudan etkilemiştir.Başka dinler gibi Yahudilikte Mazdacılık biçimi altında Zerdüşt tarafından yenilenen Vedacılıktan kaynağını almıştır.
Dört yüzyıl sonra Yahudi-Pers bağları silinmemiş İ.Ö 53 yılında parthlar Romalılara yenilgi yaşattıklarında Filistin Yahudileri ,şam nabantinleri, çöl Arapları ve Palmyralılar gibi umut olarak yönlerini Perslilere cevirmişlerdir. Zerdüşt dini tek tanrılıdır ve melek denen göksel yaratıklar fikirlerini onlardan almışlardır.Ahura Mazda adının –Hakikat, adalet , Yahudiliğin son adımı essencilikte Adalet sahibi olarak kullanılması Mazdacılığın Yahudiliğe dönüşünün güçlü girişimleridir. Ancak Yahudi halkının kimliği bir çok sentezi beraberinde taşımaktadır.Umutsuzluğa düştükleri dönemde düşmanı ödünç aldıkları şeytan tasfiri ile damgalamışlardır.
Essen Yahudileri arasında mezapotamya nefreti kadına atfedilen simgesel role kadar uzanır.Kadın mezapotanya mitolojisinde büyüleyici iştar adıyla cadıdan başka bir şey değildir.En korkunç silahı beyniyle birleştirdiği vajinasıdır. Başta gılgamış olmak üzere saf ve soylu erkekleri sürekli hırpalamaktadırlar.Özellikle eski ahit ve babil tutsaklığından sonra iki ahit arasında kadının tamamen gözden düştüğü görülür; bu metinlerde kadının adeta doğanın hatası düzeyine indirilmiştir.
Mitracılık doğuya doğru erilleşerek gelmiş , mezapotamyada tümüyle erkek kardeşliğine dönmüştür. Mezapotamyadaki bu kadın düşmanlığı kolayca kabul görmüş geriye tekvini yazmak kalmıştır.Tüm günahlar havanın hesabına yazılarak şeytan ve kadın düşmanlığınında temelleri atılmış olur.








Sitedeki ilk yazılar oldukça içerikli ve iddialı geldi.
Wordpress siten hayırlı olsun.
NOT: – http://saklisite.wordpress.com/ daki link adresini de güncelledim.
- Yazıları ilk yana yaslarsan görünüm daha profesyonel oluyor.
- ‘Uncategorized’ kelimesi hoş olmamış Türkçe ‘Çeşitli veya Tasnif Dışı’ gibi birşeyler kullansan daha iyi olur diye düşüyorum.
Yazılarını merakla bekliyorum
Saygılar…
Bence bu yazıyı kör cahilin biri yazmış.Dinden imandan haberi yok.İnsan araştırırda sonra yazar.Bence insanları sapkınca düşüncelere yöneltmeye çalışan iddalar.Allah böyle şeylere kapılanları affetsin.
Sayın ayvaz yazıyı yazan kör cahil olarak katılmadığınız noktaları belirtirseniz seviniriz.
slm,bu makaleleri sadece yazabilmek bence büyük bir bilgi birikimi gerektirir.at gözlüklerinizi cikartip okursaniz belki birseyler anlarsiniz.bu konuyla ilgisi yok bu yazdiklarimin,ama bu web sayfasi ne anlatirsa anlatsin bunlari kaleme alabilen bir insana cahil demek icin gercekten at gözlügü degil at gözleriyle bakmak lazim bu dünyaya.
kendisiyle ayni fikirleri paylasmayan insanlari cahil olarak nitelemek hele birde kor cahil.
önce bir türkce sözlük alin elinize ve anlamini bilmediginiz kelimeleri yanlis kullanmayin.tsk
Bir başka yazınıza üye olmadan yaptığım yorum henüz denetimden geçemedi. Bu nedenle süreci hızlandırmak için burada yazmayı uygun buldum.
O da şöyle bir şey: Şeytanın gereğinden fazla güçlenmesinden rahatsız olup emekliye ayırmak için zorunlu bir müdahele (kısaca askeri darbe). Bu tıpkı şuna benziyor: isa’nın Rablığı hususunu insanların işlemesine belli bir yere kadar müsamaha gösterip , sonrasında onun manevi ışığını kendi eliyle söndürüp insana çevirmesine, sizce de benzemiyor mu.
Yazılarınızı keyifle okuduğumu bilmenizi isterim. Her şeyden önce yazılarınızın bir kısmı tarihsel deliller, bir kısmı amatör araştırmalarınız olduğu kadar bir kısmında da kendi görüşünüzün bulunduğu izlenimini edinmiş bulunuyorum. Şu kadarla ki, ben insanın kendi görüşünün yazılarına katılmasına karşı değilim. Bu hatta o kadar ileri gidebilir ki tamamen fantastik bir yazı da kaleme alınmış olabilir. Bu biraz da , gerçeği nasıl algıladığımızla alakalı.
Dünyada çok şey gördüm, yaşadım, okudum, ve görüp okuduklarımın epey bir kısmını da gözlemsel olarak yaşadım. Şunu gördüm ki gerçek aslında kişiden kişiye göre değişebiliyor. Tam olarak gerçeğin aslında ne olduğunun tam da bir yanıtı yok. Ortak payda diye tarif edebiliriz ancak, her şeyden daha kapsayıcı bir gerçek tarafından, ortak payda dediğimiz şeyin yine ötelenmesi riski hep vardır.
Müsadenizle bir iki örnekle bu görüşümü kısaca anlatmak istiyorum, kalan zamanda yazınıza değineceğim.
Bizler İsa’nın sıradan insan ve peygamber olduğuna inanıyoruz. Hristiyanların önemli bir kısmı ise İsa’nın Rab olduğu düşüncesindedir. Peki bunun doğrusu hangisidir. Kitapların her ikisine bakarsak, bu konuda detay ihtiva eden bir şeyin ortak olduğunu görürüz. Bir iki şey ise tezat oluşturur. Meryem’in, İsa’nın annesi olduğu her iki kitapta da tescillidir. Aynı zamanda, Allah tarafından Meryem’e hiç bir erkek eli değmeden doğduğu da yine ortak bir paydadır. Durum böyleyken, hristiyanlar isa’ya Rab diyerek müslümanları “yalancılıkla” itham ediyor görünürken, aynı şekilde müslümanlar da “insan olan bir peygambere ilahlık yyakıştırması” suçunu işledikleri için hristiyanları kafirler olarak görür. Hadislerde ve ayetlerin tefsirlerinde bu konu buna göre işlenir. Peki gerçek hangisi diye bakarsak, bir hristiyana göre Rabdır ve dünyaya bakışları böyle olduğu için, Rableri de onlara bu görüşe uyun davranır. Yani, bir insan Rabbinin temsilcisi (parçası) olduğunu düşündüğü bu kişiden yardım istemekle , aslında kısmen Rabbinden de yardım istemiş olur. neden böyle düşünüyorum, şuna göre: Kendinizi empati yapın, birisi sizi kastederek bir başkasından yardım istese ne yaparsınız, yine de yardım edersiniz çünkü onun yardım etmeye gücü yetmez ama siz bilirsiniz ki kastedilen sizsiniz. İşte bu nedenle, Allahül aziymuşşan da, İsa’ya yapılan duaları kendisine yapılmış gibi değerlendiriyor olabilir. Bu ise, hristiyanların bu düşüncelerini devamını gerektirir. Böyle olması, gerçeğin bu olup olmaması bir şeyi değiştiriyor mu?. Bence değiştirmiyor. Çünkü elindeki kitapta öyle yazmakta. Geliyorum müslümanlara. Kuranda detaylı anlatılan şeklin, tıpkı daha önceki insanların da -tarafınızdan yapılmış tespit de bunu doğrular şekildedir- örneğin Adem aleyhisselam gibi, İsa aleyhisselam da annesiz bir şekilde ve suni yolla yaratılmış olduğu görülecektir. Bu ise günümüzde tüp bebek hadisesi ya da klonlamaya benzemektedir. Taşıyıcı annesinin meryem, ancak Ruh !!(“öz”)!! kısmının Allah olduğu bir embriyo düşünürsek, islam felsefesi bunu, insan olarak tanımlamış, hristiyan felsefesi ise Rab olarak tanımlamıştır. Gerçek çok açık ve ortadadır, bakış açısına göre Rab da denebilir , insan da denebilir. peki ne değişti deiye kendimize sorarsak, yanıtı da rahatça görebiliriz:
“İnsanların İsa’yı Rab belleyip gerçek Rablerini unutmalarından dolayı İlahlığa eş koşulduğunu düşünen ilahi yaratıcı, hristiyanlığın üzerine , -aslında belki de zorunlu bir düzeltme hareketi olarak- islamı getirmesinin nedeni budur. Yani, İsa’ya Rab denmesi ve bunun artık rahatsızlık derecesinde abartılmasından dolayı ilahi yaratıcının “İsa meselesine” bakışı değişmiş; yarı insan yarı ilah olan bu kişiyi o zamana kadar ilah olarak tanımlanılmasından çok da rahatsız değilken, belli bir zaman sonra artık “ilah” kelimesi ile anılmasından rahatsız olarak, bir düzeltme hareketi olarak Kur’anı indirerek İsa’yı olması gereken yere o şekilde oturtmuştur. Biz şimdi burada gerçeği ararsak, gerçeğin ancak Allah’ın izin verdiği ölçüde ve inanmamızı istediği şey olduğunu görebiliriz.
Gerçek nedir?
Gerçek yazılarınızda yazdığınız üzere şeytanın cennette bulunması gerçeği ilahi yaratıcının bir komplosu mudur? Eğer böyleyse, bu tek taraflı bir komplo değildir. Ve insanı daha yaratılış aşamasından hemen sonra cezayi ehliyeti yokken böylesi bir sınava tabi tutan ilahi yaratıcının, aynı kişiye şeytanın secde etmesini istemesi ve onun da bunu beğenmeyip etmemesini de, şeytana karşı kurulmuş bir komplo olarak değerlendirmek hiç de iç açıcı değildir. En azından, insanın konumunu zayıflatan ve tüm mücadeleyi anlamsızlaştıran bir durum söz konusu.
Şöyle ki;
Allah’ın bir gün şeytanı affedip, insanı tekrardan çamura çevirmesi her zaman için söz konusu bir durumdur. Bu konuyu ben başka bir yazımda şöyle işlemiştim:
Ademe secde etmesi emri şeytan için bir sınavdır ve şeytan bu sınavı kendince geçmiştir. Neye göre:
“Benden başkasına secde etmeyeceksin” emri, Allah’ın her halifesine emrettiği ve iyi bilinen bir emirdir. Bir emrin yerine bir başkasını getirmesinin şartları belllidir, bunu durup dururken yapmaz. Bunları biliyoruz. Şeytan Ademden önce en üstün yaratılmıştır, 19 meleğin ve sair melek ve cinlerin en üstünü konumundadur. hal böyleyken Allah’tan başkasına itaat etmemek en başta onun görevidir. Çünkü sair gerisi diğer melekler zaten Şeytan’a da secde ettiklerinden, onlar için Adem’e secde etmek çok da zor bir iş olmamıştır, çünkü şeytan’dan dolayı bu işe zaten alışkınlardır. Halbuki şeytanın konumu farklıdır ve Allah’tan başka tüm mahlukata üstündür ve gerektiğinde kendisine secde ettirir. (üstünlüğünü kabul ettirir). Bu nedenle, şeytana o gün verilen emir “secde et” emri, şeytana daha önce verilen emirle çelişmektedir: “benden başkasına secde etmeyeceksin.”
Karşıdaki kişide Çelişki durumunu gördüğünden, şeytan burada kendi bilgisine ve deneyimine güvenerek konuyu kafasında tartmıştır: “ben ateşim, o ise çamur. o halde ben daha üstünüm. buna secde etmem”. diye düşünerek secde etmemiştir. Bazı “zırcahil din adamları”, burada şeytanın hatasının maddesel olduğunu düşünüp yanlış bir açıklama getirmişler ve bir kesimce de kabul görmüştür: toprağın ateşten üstün olduğu yalanı. Kısaca bunu da yazmak istiyorum.
Allah kendisini kuranda “nur içinde nur” olarak tarif etmiştir. Genlde melekler de “nur” olarak bilinir. Aslında konu açıktır. Üstünlük, ışığa yaklaşmay alakalıdır. En altta madde bulunur. Işık, maddenin bir üst boyutudur. Onun bir üstü de “ışık içinde ışık” boyutu. Yani, enerji boyutunun enerjisi gibi düşünebiliriz. Bunun geriye kalan boyutları Allah’ın kendiine aittir ve yaratıklmışara ışığın bir boyutu ile madde boyutu ve bunlara yakın/karşıt boyutları bırakmıştır. Ateş ise ışığa, maddeden daha yakındır. Bu nedenle şeytanın tespiti fiziken yerindedir. Mantıken yerinde olup olmadığını “bilmiyoruz”. Öğretilene göre yaptığı yanlıştır. Pek gerçek ne? Kattan kovulması. İnsanlığın ortak paydası , ortak menfaati şeytanın hata yapmış olmasımıdır yoksa doğruyu yapmış olması mıdır. Mesele gayet açık. Şeytan hata yapmış olması lazım ki biz şeytandan daha üstün olalım, o kattan kovulsun, o makama insanoğlu yerleşşin. Peki size şunu sormak istiyorum: siz şeytanı nasıl bir şey olarak düşündünüz? bazı insanlar varki düşünce tarzı olarak şeytandan hiç de geri değiller. Böyle insanların o konumda olması ile şaytanı karşılaştırırsak, pek de bir farkı yoktur herhalde. Yanlız, şeytan gerek tecrübe, gerekse güç olarak bu insandan çok daha üstün bir durumdadır. O açıdan şeytan hatalı değildir. Dolayısıyla, şeytanın bu hareketi kendi açısından -son derece doğru-, insan açısından -menfaati gereği olarak yanlış-, Allah açısından ise, “kattan kovmak için aranılan bir fırsattır”. Zaten şeytan kattan kovulmasından sonra bu durumu şöyle özetlemiştir: “sen bana düzen (tuzak) kurdun”. Şeytanın bu tespiti, yukarıda yazdıklarımız ışığında pek de yanlışa benzemiyor.
O zaman bir ikilemde kalıyoruz, ya bize anlatılan “Allah-şeytan-adem-cennet” hikayesinde bir hata var, ya da Rabbimiz tuzak kurma konusunda kendini epey geliştirmiş. İkisinden birisi. Bir üçüncü ihtimal varmı? Evet , bu iki ihtimalden sıkılanlar o da mevcut.
Nihayetinde bir yerde okuduğum bir şey vardı: Her filmin bir iyi adamı, bir karakteri olur. Bir yazarı vardır, bir senaristi bir yönetmeni vardır. Şimdi dünya hayatını bir film olarak düşünün:
-Yazarı: Allah : Kaderinizi siz daha yaratılmadan önce yazmıştır va Adem’in bu konuda söylenmiş duası da bunu destekler: beni yaratmadan yapmamı yazdığın şey için beni neden suçluyorsun”.
-senaristi: Allah: istediği kişiyi istediği yerden alıyor ve istediği yere gitmesini sağlıyor. Hayır ve şer yanlız Allah’tan değilmi.
-yönetmen: Allah : istediğinin duasını kabul ediyor, istediğininkini tersine çeviriyor. ve böylece sette yanlız Allah’ın istediği aksiyonlar oynanabiliyor.
-iyi adam ve kötü adam karakteri:
işte filmin birincil can alıcı noktası: filmin iyi adamı gene kesinlikle Allahtır. Çünkü bu filmin yaratıcısıdır. Yazarıdır, senaristidir ve her şeyden önce her şeyi zaten o yaratmıştır, kendisinden başka hiç kimse hiç bir değer ifade etmez. Hal böyleyken , “iki damla atık maddeden üretilmiş iğrencimsi bir insana” baş roö verebilir mi? Veya, yaratıcılık yeteneğine haişz olmayan meleğe, ya da yarı melek insan şeklinde birisine verip kendisine muhalefet mi çıkartacaktır. Hayır.Filmin tüm diğer etkenleri gibi iyi adam da kendisidir.
-Kötü adam: Gelelim en tartışmalı ve en can alıcı konuya: filmin kötü adamı da, gene Allah’tır. Çünkü, bu rol de neticede insanların, ya da daha doğrusu mahlukatın gözünde önemlidir ve hatırlanacaktır. Bu rolü de bir başkasına kaptırmak işine gelmeyecektir. Bu hikayelerdeki “tuzak kurmak, cehenneme atmak” gibi itici yönler, bu filmin kötü adamı rolünü de üstlenmesinden kaynaklanıyor.
Size soruyorum şimdi: senin eline 1.000 tane insan versem ve şunlar şöyle şöyle kötülükler yaptı bunları cehenneme at desem atabilir misin? Biraz düşün. atamazsın. Bak tam oraya geldiğinizi düşünün, bunu yapamazsınız, kişi ne kadar zalim olursa olsun o ateşi görüp orda hala aynı şeyde ısrar etmesi mümkün değildir , hiç bir insan o kadar zalim olamaz. Ya? Allah olabilir. Kötü adam rolü de kendisinde olacağı için böyle. Ama kendisine göre bir “düşman” profili çizmiş, o kişileri atacak. Kendisine göre de bir “iyi adam” profili çizmiş onları da cennete atacak.
Şimdi bu yazıyı okuyorsunuz siz hangi sınıftasınız? Siz kendisnizin istediği sınıfta değilsiniz, o sizin hangi rolü oynamanızı istemişse o sınıfa gireceksiniz. Kadere engel olma şansınız sıfır. Aynen ademin dediği gibi: daha beni yaratmadan kaderime yazdığın bu amel için beni neden suçluyorsun”. Peki daha yaratılmadan önce kaderlerine cehennem yazıldığı için buna göre amel işlemeye “mecbur kalıp” sonra cehenneme gidecekler ne olacak? Öyle olacak.
Gerçek neydi? Nerde kalmıştık?
Yazılarınızı biraz daha büyük ve siyah renkte yazarsanız bizlerde severek okuruz.
Yazınızı bir kaç defa okuyarak bazı bilgilerin üzerinden tekrar geçince özellikle son bölümde yaptığınız ağırlıklı fikre dayanarak kadın figürü üzerindeki tüm bu ağırlığın onun tek bir gücünden kaynaklandığını düşündüm. Dönüştürebilme gücü.
Gerek animistik devirde gerekse tek tanrılı dinlerin yalnızca erkeği hedef alışları ve onu geliştirmeye çalışmaları apaçık bir gerçekliğe dayanıyor. Fakat erkeği hedef alan bu bilgiler henüz dişi yönünü aktif hale getirmemiş erkekler üzerinde beklenenin tam tersi bir reaksiyona sebep oluyor. Zaten bilmeyen(kendini görmekten aciz), hem kendine hem oğluna ve hem kadınlarına nasıl öğretebilir? Kendilerini bir aynada göremedikçe aslında ne olduklarını ve nereye gitmekte olduklarını asla göremeyecekler. Sadece birbirleriyle savaşıyor, galip gelerek birilerinin azalması karşılığında çoğalıyorlar. Sonsuzca çoğalsalar ne olacak?
Peki erkekler yerine kadınları mı eğitmek gerekirdi?
Hiç sanmam; çünkü kadınlar da kendi eril yönlerine fakirler.Aynada kendisine bakan oldukça değişmiş gibi olur ama özünden değişmediği gibi değişime ihtiyacı da yoktur.Bugün varolan durum ne olursa olsun, dünya üzerinde erkeklerin egemenliğinin hiç de “vazgeçilmez” sayılmadığı bir dönemin yaşandığına ilişkin yadsınamaz kanıtlar yüz yılı aşkın bir süredir önümüzde duruyor Ancak semavi dinlerin egemenliğiyle güçlü görünen bu varlık tamamen ikinci plana itiliyor. Sümer Kadınlarının çok fazla gücü ve hakkı bulunduğuna dair Kramer’in yayınladığı bilgiler mevcut. Aklıma gelen en güçlü kadın figürlerinden yola çıkarak anlatmaya çalışmak isterim.Gerek Şamaş(utu), gerekse eski Sümer metinlerinde İnanna, 5000 yıl öncesinin insanları üzerindeki sarsılmaz etkisiyle çıkıyor karşımıza. Verimliliğin, cazibenin, güzelliğin olduğu kadar; savaşın, gücün ve bilgeliğin de simgesi. Sümer kadınları (ki Samuel Noah Kramer’in çevirdiği metinlerden anladığımıza göre bugünün kadınının sahip olduğu haklardan fazlasını ellerinde bulunduruyorlarmış) yalınızca dualarını değil sevgilerini ve bağlılıklarını da sunmuşlar hep İnanna’ya. Başları sıkıştığında, ondan yardım istemişler; mutluyken onun şerefine içmişler. Yalnızca kadınlar değil, erkekler de İnanna’ya çok büyük saygı göstermiş. Bildiklerinin çoğunu, ondan (ve büyük tanrı Enki’den) öğrenmişler. Ama, hata yaptıklarında da onun şerrinden korkmuşlar. Bütün sevecenliğine rağmen İnanna, yeri geldiğinde yanlışları cezalandırmakta da tereddüt etmiyormuş çünkü. Babilde İştar adıyla karşımıza çıktığında da değişen bir şey yok.Hitit kültünde de yine 12′lik bir panteon ve yine güçlü bir kadın tanrıça var. Bütün özellikleriyle, İnanna ve İştar’la örtüşen; aşağı yukarı benzeri “mit”lerde aynı biçimde sözü edilen bir tanrıça bu. Friğyada ise özellikleri aynı Kybele oluyor. Mısırda daha oturaklı ve ağır bir hanımefendiye Ra’ nın gözü Hathor’a dönüşüyor. Ancak bu tanrıçanında bir süre sonra etkisi ve izlerinin silinmeye ya da asimile edilmeye çalışıldığına tanık oluyoruz.Elimizde, ilginç ve epey gizemli bir düğüm var: Bütün Eski Yakın Doğu kaynaklarında belirgin biçimde vurgulanan güçlü bir kadın figürünün, aşağı yukarı İ.Ö 1500′lerden itibaren “yokedilmeye” çalışıldığını görüyoruz. İnanna, İştar, Kybele ya da Hathor, simgelerini Venüs‘te buluyorlar ilginç bir biçimde ve bu simge, onların bilinen bazı niteliklerinin eklektik biçimde toparlanmasıyla, Batılıların uygarlığın merkezi gibi görme eğiliminde oldukları Eski Yunan’a taşınıyor. . Burada, erkek egemen toplumda kadınlara tanrıça bile olsalar verilebilecek payenin ancak “güzellik ve aşk” ya da “bereket ve verimlilik” olduğu gerçeğiyle karşılaşıyoruz. İ.Ö 1000 dolaylarında artık bizim sihirli tanrıçamızın bilinçli bir biçimde silinmeye çalışıldığı dikkatli gözlerden kaçmıyor.Bundan sonrası, “bilgi kaybı” sürecinin en trajik ve en sevimsiz dönemleri. Semavi dinlerin devlet yapıları içinde örgütlenerek bilinen dünyaya egemen olmalarından sonra artık kadın figürleri ancak “figüran” olabiliyor yeni inanç sistemlerinde. Onlara “Annelik” yakıştırılıyor (Meryem Ana) ya da doğru yola dönen fahişe olabiliyorlar (Maria Magdelena.) Ama ilginçtir, her ne kadar “tektanrılı” dense de, semavi dinlerin içinde “panteon ruhu”nun bütünüyle yok edilemediğini görüyoruz Trinity (hristiyanlıktaki Baba – Oğul – Kutsal Ruh üçlemesi) ya da “Melekler” bunun göstergeleri. En azından, şunu söyleyebiliriz: İnanna( bu tanrı adı altında kadına bakış açısı) bu dünyanın inkar edilemeyecek gerçeklerinden biri. Amazon hikayelerinden cadı efsanelerine; koruyucu kadın perilerden baştan çıkarıcı dişi cinlere dek binlerce mit bile üstü örtülemeyecek bir “varlığın” işaretçisi.
Saygılarımla.