İnsanoğlu zamanı hep ileri doğru yaşamasına karşın düşünce ve inanç köklerini hep geriden yaşar. İlerlemeler,buluşlar, bilim ve teknik asla geriden alınan mitlerin değişmesinde etkili olamamışlardır.
Çağdaş Mitlerin beklide en önemlisi Mısır ve İbrani tarihi üzerine yazılmış olan onlarca yazı ve soy oluşturma endişeleri ile yazılmış olan bir tarihtir.Yaklaşık olarak 200 yılı aşkın süredir bilim adamlarının üzerinde bir çok araştırma yaptığı bu konu kutsal sayılan metinlerin tarihsel gerçekliğidir.Bununla ilgili olarak Batıda Biblicial Achhaeology adı verilen bölümler kurulmuş , dinsel içeriklere bilimsel yaklaşım getirerek tarihi ve batı tipi Judaist kültür anlayışının temellerini sağlamlaştırmayı amaçlayan bir dizi çalışmalar yapılmıştır.
Dünyanın en popüler mitlerinden bir tanesine, adı verilmeyen firavun döneminde Mısır toprakları üzerinde yaşayan İbranilerin süreç içerisindeki sayılarının artmasıyla, en büyük etnik halk konumuna gelmeleri , eski statülerini kaybederek Mısır yapı faaliyetleri içerisinde köle olarak çalıştırılmaları , artan nüfusları karşısında mısırın olası bir savaş halinde tehlike olacağını düşünen Firavunların bu nüfus artışını önlemek üzere erkek çocukları öldürmeyle başlayan olaylar zincirinde nil nehrine bırakılan bir erkek çocuğun firavunun kızı tarafından bulunmasıyla başlayan bir öykü üzerine kurulu ve tarih sahnesinde günümüze kadar gelen bir yapının oluşumuna sebebiyet vermiştir.
Suda bulunan çocuğa Musa (Musu-isius) suyla gelen, ismi koyulacak mısır aristokrasisi içinde büyüyerek eğitim alacak , sarayın en önemli mevkisine gelmişken bir gün bir mısırlının köle bir ibraniye eziyet ettiğini görecek ve olaya müdahil olarak, sarayın saygın bir konumundayken birden bire kanun kaçağı durumuna düşecektir.
Tüm semavi dinlerin çıkış temasının oturtulduğu söylem tarih sahnesine böyle yansıyacaktır. Daha sonrasında Tanrının göndereceği kutsal kitaplarda bu halkın öncesi ve sonrası detaylı olarak anlatılmaktadır.Konuyu bir çok yönden inceleyebileceğimiz gibi antropoloji cephesine girmeden somut verilere dayanarak incelememiz tarihsel maddecilik anlayışı için daha verimli olacaktır.Antropoloji cephesinde bu jenerik uzmanlar tarafında tamamen gülümseme ile karşılanmaktadır.
Büyük oranda Mit izleri taşıyan hikayeyle ilgili olarak tarihçilerin bir çok haklı kuşkuları vardır.Her şeyden önce Mısırdan çıkış için yerleşik bir halkın varlığı olması gerekirki bugüne kadar herhangi bir somut kanıt bulunamamıştır.Mısır kayıtlarında Musa adında hiçbir kayıt bulunmaz.kayıt tutmaya meraklı bir toplum için bu oldukça gariptir.Diğer yandan Musa’nın kişiliği mitolojik görüntülere sahiptir.Üstelik onu nehirde Firavunun kızı bulmuş ve İbrani kökünden gelen bir isim vermiştir.
Mısır konusunda tartışmasız otoritelerden Gerald Messadie , ” Musa : Mısır Prensi ” isimli çalışmasında bir çok noktaya itiraz eder ;
- Bir Mısır prensesinin nedimeleriyle birlikte yıkanmaya gitmez, hijyen konusunda çok titiz olan Mısırlılarda halk bile banyosunu filtre edilmiş suyla hamamlarda yapar, kaldı ki bir prensesin filtre edilmemiş suya girmesi mümkün değildir.
- Prensesin suda sepet içinde bulduğu bir çocuğa sudan çıkarmak anlamına gelen İbrani kökünden gelen bir isim vermesi mantıklı değildir.
- Hikayenin sonlarında Musa’nın firavunla yüz yüze yaptığı görüşme ve tehditler inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Kutsal kişilikler kabul edilen Firavunların yanına, vezirler, hatta aileleri bile izin alarak kabul edilirler.Bir kanun kaçağının firavun karşısına çıkması heleki Firavunu tehdit etmesi mümkün değildir.
- Mısırdan çıkan kalabalık grubun yolunun neden Kızıldenize düştüğü noktası soru işaretidir. Son zamanlarda Yahudi Ejiptologlar bunun bir çeviri hatası aslının sazlıklar denizi olduğunu kabul etmişlerdir.Dolayısıyla denizi yarma hikayesi son bulmuştur.
Tüm bu karışıklıklar çerçevesinde Mısırda bir Yahudi varlığının olup olmadığı konusu gündeme gelir. İbranilerin Mısırda “yerleşik” varlıklarıyla ilgili olarak eski çağ tarihçilerinin elinde sağlam kabul edilebilecek fazla bilgi bulunmaz.Elimizdeki tüm bilgi Yahudi tarihçi Josephus’a dayanınır ki, bunların objektif ve edinilen arkeolojik bilgiler için uyumlu olduğu söylenemez.Bu konudaki asıl sorun tarihçi Mısırlı tarihçi Manethon’ a ait yazmaların orjinallerinin olmamasından kaynaklıdır.Manethon ve Babilli tarihçi Berossus’un yazmış oldukları , yine Josephus, Africanus ve Eusebius ‘un anlatıları kısmen izlenebilir.Bu tarihçilerin anlatıları birbiriyle uyuşmaz.Torino papirüsü , Palermo taşı gerekse diğer arkeolojik bulgular ile belirgin boşluklar yaşanır.Bu nedenle Eski Ahit’teki bilgiler tam olarak doğrulanamaz.
Mısır hanedanları yada tek tek firavunla ilişkin elde edilmiş belge ve metinler bir araya bırakılırsa , Mısır’ın başlangıcına dek dayandırılan ayrıntılı kronolojinin en ünlü ve kapsamlısı Manethon’un Mısır Tarihi adlı yapıtıdır.İ.Ö 4 yy sonlarında yaşayan Manethon Mısır tarihiyle Grek kültürü arasında köprü oluşturmaya çalışan , Heliopolis Ra tapınağında yüksek rahiplerden biridir.Grek kültürünü iyi bilmesinin yanında Mısır doğumlu olmasının avantajını kullanarak ülkesinin kökleriyle ilgili detaylı çalışma yapmıştır.Bu yapıta yoğunlaşmasının sebebi İ.Ö 6 yy’da Halikarnaslı Heredot’un Tarih adlı eserinde Mısırla ilgili olan anlatıların tamamen gerçek dışı olmasından kaynaklıdır.Fakat gerek manethon gerekse Babilli Tarihçi Berossus çalışmalarının orjinalleri kayıptır.Jusephus çalışmalarında gerek Manethon gerekse Babilli tarihçiye ateş püskürmüştür.Mısır Tarihi adlı eser sonraki yüzyıllarda Yahudi ve Mısırlı tarihçiler arasında yoğun tartışmalara neden olmuştur.Manethonun orijinal kitabı kaybolmuş daha sonraki kopyalarına eklenen bir dizi bölümler gerek Yahudi fundamentalizminin Romaya baş kaldırı gerekse Mısırda Yahudi varlığını doğrulamak için kullanılmıştır.Kutsal metinler daha evrenin başlangıcından itibaren tüm bulgulara ters düşmektedir.Asıl ve büyük tartışma ise Yahudilerin Mısırdaki varlığı ve Exodus üzerinde yoğunlaşmıştır.
Birinci yy’da manethon yazmalarının orjinalleri değil büyük oranda tahrif edilmiş kopyaları ulaşmıştır.Michagan Üniversitesinden Gerald Verbrugghe ve John Wickersham’a göre orjinaller İ.Ö 3 yy önce kaybolmuş kamplaşan taraflar tarafından değiştirilmiştir.Bir yandan Yahudi karşıtları diğer yandan Yahudi din adamları kendi polemikleri için ünlü tarihçinin metinlerini tahrif etmişlerdir.
Josephus , manethon’un önce Mısırda Yahudi varlığını tanıyarak, onların Hiksos hanedanları sırasında ülkeye gelenler olarak değerlendirdiğini, ancak sonraki metinlerde bunun yadsındığı söyleyerek ünlü tarihçiyi yerden yere vurur.Yahudi karşıtlarıncaysa ,Manethon Exodus’u doğrulayacak hiçbir şey söylememiş tersine Mısırdan salgın hastalık ve hijyen sebeplerlerinden dolayı kovulan ve bunların çobanlarla birlikte Filistine yerleşerek Krallık kurduklarını ileri sürmüştür.Gerek Yahudiler gerekse anti-semitler arasındaki bu kavgaların temelinde yatan Helenistik uygarlığa karşı verilen koruma güdüsünden kaynaklıdır.İskenderin fetihleriyle başlayan süreçte bölge kültürünün yunan uygarlığından daha eski olduğunu kanıtlama çabalarıdır.Filistin’deki Yahudilere göre Manethon kendi uygarlıklarını çok eski gibi gösterme çabalarına girerken Yahudi varlığını yadsımışlardır.
Gerek Verbrunge gerekse Wickersham , Manethon’a atfedilen metinlere eşit uzaklıkta durulması gerektiğini vurgular.Sonuçta Manethon kayıtları ister orijinal olsun ister olmasın , Exodus kayıtları ile Yahudi din adamlarının söylemleri ile somut veriler oldukça uyumsuzdur.
II Ramsesten kalma Torino papirüsündede, Sakkara ve Abidos’taki önemli olayları ve Kral listelerini içeren belgelerdede Yahudi varlığından hiçbir iz bulunmaz.Akhenaten’den kalma ünlü Amara Mektupları , Yusuf zamanında yerleşerek 400 yıl ülkede kalan yabancı varlığı bulunmaz.Bu durumda Yusufla sığınan , Musa ile çıkan bir topluluğu Mısır kronolojisinde belirli bir döneme koymak zordur.
11 Yusuf babasıyla kardeşlerini Mısır’a yerleştirdi; firavunun buyruğu uyarınca onlara ülkenin en iyi yerinde, Ramses bölgesinde mülk verdi. (Tekvin 47)
Bu ismi taşıyan Firavun soyuna baktığımız zaman ; Yeni Krallık 18 .Hanedan ayette belirtilen şehir Pi-Ramses adıyla 1.Seti ve oğlu Büyük Ramses zamanında kurulmuş ve yusufla eş zamanlı kronolojide içinden çıkılmaz bir hal alır.Bu olasılık incelenmeye bile değer değildir. Böyle bir olayın olması Exodus’u 10.yy denk düşürür.Mısırdan çıkışın 480. yılında inşa edilen Süleymanın Mabedi 6.yy kadar sarkar.Oysa bu tarihin güneydeki Babil Hükümdarı Nabukadnezar tarafından işgal edilmesiyle başlayan Babil Sürgününe denk geldiği bilinir.
10 Goşen bölgesine yerleşirsin; çocukların, torunların, davarların, sığırların ve sahip olduğun her şeyle birlikte yakınımda olursun. (Tekvin 45)
Tekvinin sonlarında bulunan Yakubun yaşadığı yer Goşeni referans alırsak ; yeni bir coğrafi bölge olarak karşımıza çıkar somut olarak doğrulanamamakla beraber , yaygın kanıya göre Goşen denilen bölge deltanın en doğu ucundan sina’nın kuzeyine dogru uzanan alandır.Yani Mısır taşrasıdır.
Üzerinden yüzyıllar sonra kitabı kaleme alanlar Pi-Ramses şehrinin çok eski olduğunu sanmak gibi bir yanılgıya düşmüşlerdi. Ejiptologlar tüm bu tutarsızlıklara rağmen yinede kendi içerisinde bir tutarlılık aramışlardır.Bu kezde Eski ahitin başlarındaki esir kavmin yaşadığı ve çalıştırıldığı referansları izlemişlerdir.
11 Böylece Mısırlılar İsrailliler’in başına onları ağır işlere koşacak angaryacılar atadılar. İsrailliler firavun için Pitom ve Ramses adında ambarlı kentler yaptılar. ( Çıkış 1)
Aynı kent adı kafa karıştırıcı biçimde tekrar karşımıza çıkar, eğer bu şehir Pi_ramses ise yapılış tarihi bellidir.Bu bilgi de, tarihçiler arasında İbranilerin Mısırdan çıkışının Yeni Krallık döneminin güçlü hükümdarları dönemine rastlamış olabileceği ihtimali gibi kronolojik açıdan daha makul bir tez olarak karşımıza çıkar.Bu süre içerisinde Seti,Ramses,Tutmotis, Kraliçe Hatşeptu ‘nun adları Exodus’un muhtemel firavunları olarak dolanır.Hatta sonradan Güneş Kral IV Amenofis (AKHENATEN) moneteist düşünceyi Musadan almış olabileceği tezler içerisinde incelenir.
Ne varki yeni krallık döneminin anılan devrelerinde Mısır’da kitlesel halde bulunan bir İbrani varlığından ve bu ülkeden ayrılan hiçbir belge bulunmaz.Eldeki tek veri o dönemde Mısır’ın değişik bölgelerinde fethedilen bölgelerinden işci olarak getirildiğini gösteren kimi kayıtlar ve Akhenaten dönemine ait Amara Mektuplarında geçen “Habiru” ya da Apiru nitelendirmesinin İbrani sözcüğüyle dolaylı benzeşim köstermesidir.
Habiru kelimesi İbraniler ile ilişkilendirekim yada ilişkilendirmeyelim , bu topluluğun akınlarının karakteri Tell-ElAmara Mektuplarında detaylı olarak anlatılır.Yerleşik topluluklara baskı yapan ve oradan oraya gezici göçebe halktır. Fakat Mısırda çıkışa konu olan yerleşik yaşayan halka cevap değildir.Habiru’lardan şikayet eden Orta Doğu’da bir çok krallığa ait şikayet mektuplarıda vardır.Akhenaten zamanında , İ.Ö 14 yy sonlarında İbraniler çoktan Kenan diyarına yerleşmişlerdir.
İbrani mitinde Mısır’da yerleşik altı yüzbin İsrailli vardır.Dönemim Mısır nüfusu düşünülürse bu nufusun yüzde onu demektirki, hiçbir kayıt bulunmayan yüzde on inandırıcılıktan oldukça uzaktır.Buna karşılık deltanın doğusunda hayvanları otlatmaya gelen göçebe çoban kabilelerin varlığı bilinmektedir.Ne var ki bunlara Eski ahitte Yusuf’un babasına belirttiği gibi Mısırlılarca hor görülen ve yerleşimlerine izin verilmeyen grup olduğu bellidir.
34 ‘Atalarımız gibi biz de çocukluktan beri hayvancılık yapıyoruz’ dersiniz. Öyle deyin ki, sizi Goşen bölgesine yerleştirsin. Çünkü Mısırlılar çobanlardan iğrenir.” (Tekvin 46)
Bu sözler bizzat Yusuf’un ağzından çıkmadır.Yani Mısır halkının yerleşim birimine yabancı varlıkların sokulması mümkün değildir.Mısır ‘a yerleşip zaman içerisinde çoğalan bir etnik grup varlığını tarihsel ve arkeolojik olarak doğrulamak mümkün değildir.
On dokuzuncu yüzyıldan itibaren Mısırda elde edilen bilgileri kitaba uydurma çabası içerisine giren Yahudi ejiptologlar ve araştırmacılar farklı şeceneklere yoğunlaştılar.Eski ve orta krallık Yahudi yerleşimine uygun olmayınca eğilim İkinci ara dönem üzerinde yoğunlaştı.Bu kezde Hiksos işgali , sığınmanın tarihsel açıklayıcısı olarak karşımıza çıktı.
Senaryo kabaca şöyledir ; Bilinmeyen bir sebepten dolayı Mısır güçsüz düşüp direnme dahi göstermeden Hiksos işgaline uğraması sonrasında ,Avaris kendini merkez alarak tüm aşağı Mısır’a egemen olan Asyalı Krallık kurulur.Böylesi bir durumda Asyalı yöneticiler Mısır etnik yapısını göçebeleri getirerek dengelemek istemişlerdir.Birinci Hiksos Firavunu İbrani kabilelerinin Mısır’a yerleşmesine izin vermiştir.Yüz yıla yakın bir süre sonra Thebes prensleri Hiksosları ülken kovup bütünlüğü tekrar sağladığında İbranilere düşmanca yaklaşır ve bu halk topluca ülkeyi terk ederek atalarının topraklarına doğru yola çıkar.
Akla yakın gibi görünen bu teoriyi destekleyecek her hangi bir kanıt bugüne dek bulunmamıştır.Bu belirsizlikten istifade etmek isteyen inançlı kesim Ejiptologları, Mısırda Yahudi varlığını ispatlama girişimleri bir nevi soru işaretinide bereberinde getirdi.
- Hiksoslar kimdir , nereden nasıl gelmişlerdir.
- Mısır gibi bir ülkeyi nasıl işgal etmişlerdir.
Konunun aslına bakılırsa bugün bile bu olayın işgalmi yoksa isyanmı olduğu bilim adamlarınca tartışmalı bir konudur.
Mısır tarihinde 2. Ara dönem olarak adlandırılan kargaşa İ.Ö 17 yy ortalarında başlar.Merkezi yönetim sarsılmış , aynı anda iki farklı hanedan yönetim kavgalarına girmiştir.13. Hanedanın sonlarında yaşanan bu durum Memphis’ten ayrı deltada birde 14. Hanedanı ortaya çıkarır.
Yaşanan bu çalkantıda Sina’dan batıya geçmeye daha önce korkan yağmacı kabileler , dirençle karşılaşmadan Memphis’e girerek aşağı Mısır’ı işgal cüretinde bulunuyorlar.İşgal bir yağmaylada son bulmayıp, 14. Hanedan Meshi’nin inşa ettirdiği kente girilerek Hiksoslarca Avaris adıyla başkent ilan ediliyor.Hemen ardından 15. Hanedan olarak Hiksos kralının Mısır’ın egemeni olarak görürüz ve bu dönem 100 yıl devam eder.
Öncelikle Hiksos kelimesinin anlamı üzerinde uzun tartışmalar olmuştur.İlk başta ma nethonun metinlerinden yola çıkılarak “çoban krallar” anlamına geldiği kabul edildi.Ancak yirminci yüzyılda yabancı krallar karşılığı kabul edildi.Bu fark çok önemlidir,çoban krallar deyişi doğrudan Sami kabilelerde ilişkilendirilirken Yabancı krallar geniş ve belirsiz bir kav ramdır.
Manethonun tarifi tamamen doğru olmasa gerekir, kelimenin ek kısmı shasu=göçebe çoban olmayıp yine mısır dilinde khasut = yabancı ülke olduğu kuvvetli bir ihtimaldir.Hatta bu kelime XII sülale zamanında yabancıların reisi anlamında Beni_Hasan da gösterilen yabancı reislerin getirdikleri hediyeleri tasvir için kullanışmıştır.
Yabancı krallar mısırda fazla yabancılık çekmeden yerleşik hayata geçtiklerine ilişkin bilgiler Hiksos sorununu iyice karıştırır.O denli ileri giderki 15.hanedan kralları kendilerinin mısırlı olduğunu bile öne sürer.Dahası mısırı dış işgallere karşı , garnizon kurup korudukları bilinen bir bilgidir. Bu noktada güçlü organizasyonla kurulmuş Avaris in yine mısırlılarca yıkılmıştır.
Hiksos işgaline denk gelen İ.Ö. 1640 ve sonrası dönemde mısır için ne babil nede Asur tehdit oluştura bildi.Çünkü iki güçlü devlette zor günler geçiriyordu.Mezapotamyanın bu iki güçlü devleti Hitit saldırılarına maruz kaldılar.Peki Hiksosları korkutan güç Hitit olabilirmiydi.Buda çok küçük bir ihtimaldir, kaldıki Hititler Asur ve Babil işgallerinden sonra yine topraklarına çekilmişlerdir.
İ.Ö.1600 dolaylarında, kuzey Suriyeye inmeside çok sonra olmuştur.Bu durumda geriye iki aday kalır bunlardan biri güney anadoluyu kontrol altına alan Hint_avrupa kökenli başka bir halk, Hurriler; yada Levant, Filistin ve kuzeyinde yaşayan sami kabileleri.Bu işin içinden çıkılmaz bir bilmecedir.Hiksoslarla ilişkin görüş ve değerlendirmeler,
1-Hiksoslar, Filistin ve lübnanda yaşayan ve proto-kenan olarak tanımlanan Sami
kabileleridir.
2-Hiksoslar asur ve babilde kendilerine yer bulamayan göçebe amorit kabilelerin oluşturduğu bir topluluktur.
3-Hiksoslar, ege adalarından Filistin bölgesine deniz akınlarıyla gelen ve sonrasında
güçsüz durumdaki mısır a doğru yürüyen minos kökenli savaşcı gruplardır.
4-Hiksoslar huri ailesi ait Hint-avrupalı göçmen kollardan biridir.ve yollarının üzerin deki her şeyi yağmalayarak mısıra gelmişlerdir.
Birbirinden oldukça farklı bu görüşler oldukça karmaşık olmasına karşın,tarih, tek secenekli düz ve net yanıtlarla açıklanamayacak denli girift ve çogu zaman anlaşılması güç ayrıntılar üzerine kuruludur.
Hiksos sözcüğünün İ.Ö. 17. yy da bütün yakındoğuda yaşanan karmaşa sırasında , söz konusu dört seçenekteki etnik grupların tümü için de kullanılabilecek genel bir ad oldugunu kabullenmek , en makul çözüm olarak karşımıza çıkar.Karışıklık içerisinde yakındoğunun her yerinde, panik içerisinde göçler,akınlar ve yağma hareketleri yaşanır.Bu sürecin kahramanları sami kabileleri,hint-avrupa göçmenleri,Egeli savaşçılar.Ama asıl sorun Hiksos hanedanının nasıl oluştuğudur.
Dikkat edilmesi gereken önemli bir nokta Hiksos akınlarının yağma ve talan üzerine kurulmuş olmasıdır.Manethon bu toplulukları Tanrı korkusu olmayan saldırgan zorbalar olarak tanımlamaktadır.Tapınaklar yıkılmış ve yağmalanmış, kadınlara tecavüz edilmiştir. Konunun dahada çarpıcısı , izleyen dönemde kentlerin onarılması,askeri organizasyonların kurulması ve Avariste 15.Hanedanın kurulması ile belirtilen derin çelişki.Saldırganların taş üstünde taş bırakmadan sonra Judeo-Hristiyan tarih anlayışında birden kimlik değiştirip şehir imarlarına başlamaları ve kendilerini Mısırlı olarak tanımlamaları,kendilerinden birini haneden olarak tahta çıkarmaları bu düşünce çercevesinde mantık ile açıklamak çok zordur.O halde Ulaşabileceğimiz tek bir nokta vardır….
Mısırın bu kargaşa döneminde iki farklı evre yaşadığını söylemek mümkündür.Bunlardan birincisi güçsüz düşen merkezi yönetimin acizliğini fırsat bilen ve hiksos adı altında değerlendirilen kabilelerin daha kısa zaman dilimi içerisindeki yağmaları, ikincisi ise yağmacıların işlerini bitirdikten sonra mısırda yaşayan varoş halkın iktidar boşluğunu fırsat bilerek delta yönetimine el koymasıdır.Çoğu bilim adamı ve tarihçinin üzerinde anlaşmaya vardığı bu noktadır.Avaris kentinde kurulan yeni hanedanlığın Mısırlı unsurlar olduğudur. Deltanın doğusunda bulunan arkeolojik bulgular bunu tamamen desteklemektedir.
Bulunan arkeolojik bulgular arasında taklit niteliği taşıyan bolca ikinci sınıf mısırlı objeler bulunmuştur.Buluna kalıntılar içerisinde daha eskiden bölgede yaşamış olan asya kökenli paralı askerlere ait bulgularda mevcuttur.Bir başka deyişle yıllar boyunca mısırlı sayılmayan ve alttabaka insanlara insanlara askeri disiplin oluşturularak, paralı askerlerin öncülük ettiği söylenebilir.
Yağma ve talandan kaçan eski düzen soyluları Thebes’e çekilirken aşağı mısırın yeni sahipleri ” eskinin çobanlar ” oldu diyebiliriz.Yüzyıl süren bu yönetim 17.hanedanın Thebes prensleri tarafından yıkılacaktır.Ve yeni krallık dönemi başlayacaktır.
Eğer konunun başından beri aradığımız İbrani varlığına dönersek kanıtların içerisinde asla böyle bir halka ilişkin veri bulunmaz.Yeni krallık dönemindeki kutsal kitap ve mısır manzaraları incelenirse asla bir İbrani yerleşimi söz konusu değildir.Sorun İbrani diye bir halk tabakasının olmamsıdır aslında.Bazı inançlı ejiptologlar GENESİS i eğip bükerek 15.hanedan döneminde yerleşmiş olduklarını düşünsek bileki bu eski ahit kronolojisi ne asla uymaz, eski ahitte Yakup ve oğullarının ülkeye yerleşimini anlatan bölümler mısır resmi tarihiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur.Mısır kayıtlarının hiçbirinde EXODUS k ayıtlarını içeren bir belge bulunmaz.EXODUS ve GENESİS te ise Hiksos işgali ,Avaris kenti, Thebes kentindeki gelişmeler hakkında tek satır yazı bulunmaz.
GENESİS uslubunda daha çok orta krallık döneminin mısırını çağrıştıran izler yer alırken, EXODUS kitabında , firavun isimleri verilmez, coğrafi verilerde anlatılanlar bili nen kronolojiye asla uymaz.



bu bilgileri bizmle paylaştığınız için teşekür ederim. rosetta taşı başlıklı makalenizde şöyle bir ifade var;
“Hiyeroglifleri, yazıcı denen ve özel olarak eğitilen kişiler yazardı. Kuşkusuz o dönemde böylesi bir beceri, yazıcılara toplumda hem güç hem de saygınlık kazandırıyordu.”
bu makalenizde musa ve israiloğullarından hiyografilerde bahsedilmediğini belirtmişsiniz. bunun nedeni hiyografilerin bir nevi resmi tarih olamsı ve firavunları övme amaçlı olması olabilirmi. daha net olarak sorum şu ki bu hiyografilerde firzvunların başarısızlıklarından hiç bahsedilmiş mi?
Firavunlar kutsal kişilikler olup halkın hem yönetsel hemde dini anlamda saygı duyduğu kişiliklerdir. Bugün semavi dinlerde bulunan peygamberlere ait tüm bilgiler Firavunların hayatlarından bir kolajdır. Bir firavununlarda diğer yöneticiler gibi hem iyi yüzü hemde kötü yüzü olmak zorundadır , doğal olarak bu hiçbir tarih anlatımında yer almaz.
Firavunlar kutsal kişiler değil kendilerini halka kutsal gösteren insanlardır..
-Bu durmda hiyografik metinler temelinde musa ile ilgili anlatılanların mitoloji olarak nitendirilmesi tutarsız ve geçersizdir.
-Paygamber ile firavunları kıyaslamak galiba firavunlara hakaret olur! Bildiğimiz kadarı ile firavunlarda peygamberlik iddiası değil tanrılık iddiası var.
-”Bugün semavi dinlerde bulunan peygamberlere ait tüm bilgiler Firavunların hayatlarından bir kolajdır.” bu yorumunuzu hangi “somut veriye” dayandırıyorsunuz acaba? oysa tam tersi daha geçerli; firavunların kendileri birer kolajdır!
-peygamberlerin bir çoğunun bildirdiği ilahi mesajlar daha sonra gelenler tarafından tahrif edilmiş ve mitleştirilmiş,bu aslında insani bir zaaf.Kuranda bu konuya temas edilmiş-özellikle hz.isa bağlamında-ve bir şey kuranda ısrarla belirtilmiştir; “peygamberlerde sizin gibi birer beşerdir”
-nietzschenin bri sözü var”bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır”. sizin de “semavi dinlerde bulunan peygamberlere ait tüm bilgiler Firavunların hayatlarından bir kolajdır.”genellemeniz yanlış.
-Paygamber ile firavunları kıyaslamak galiba firavunlara hakaret olur! Bildiğimiz kadarı ile firavunlarda peygamberlik iddiası değil tanrılık iddiası var.
-”Bugün semavi dinlerde bulunan peygamberlere ait tüm bilgiler Firavunların hayatlarından bir kolajdır.” bu yorumunuzu hangi “somut veriye” dayandırıyorsunuz acaba? oysa tam tersi daha geçerli; firavunların kendileri birer kolajdır!
*********
*********
Semavi dinlerde anlatılan peygamberlere ait hiç bir bilimsel veri bulunmaz, bunu İbrahimden itibaren kronolojik sıraya koyarsanız asla olmayan şahsiyetler Mısır Firavunlarının hayat öykülerinden esinlenerek yazılmıştır. Bunların en göze çarpanı Yusuf ‘ tur. Bire bir Akhenaton ‘ un hayat hikayesinden esinlenilmiştir. Peygamber olarak İsrailoğullarına köken yaratılan İbrahim bir kişilik değil, tüm hint ve orta asyanın bildiği AV_RAM yani kozmik bilginin kişiliğe oturtulmuş halidir. Zaten İbrahimin öyküsünü tevratla paralel okursanız tutarsızlıklar ortadadır. Aynı zamanda Mısıra yerleşik yaşayan ve olağan üstü doğa felaketleri sonrasında mısırdan kaçan kanun kaçaklarıyla oluşturdukları halkın gezici olarak yaşadığı dönemlerde karşılaşmış oldukları halkların kozmolojisinden etkilenerek Tevrat yazımları kozmoloji ve kozmogoni olarak tevratta açıktır, Önce çok tanrı süreç içerisinde tek tanrıya dönmüştür.
*********
*********
-peygamberlerin bir çoğunun bildirdiği ilahi mesajlar daha sonra gelenler tarafından tahrif edilmiş ve mitleştirilmiş,bu aslında insani bir zaaf.Kuranda bu konuya temas edilmiş-özellikle hz.isa bağlamında-ve bir şey kuranda ısrarla belirtilmiştir; “peygamberlerde sizin gibi birer beşerdir”
********
********
Somut veriler insanın ,insan-insan, insan-doğa ‘ yı araken elde ettiği bilgiler olup toplumsaldır. peygamberler zorda olan insan topluluklarını Uluslaştırmak için ortaya çıkmış, gayri resmi komutanlardır. İnsana sundukları bilgi sadece Tanrı kavramını yeryüzüne indirmektir. Tanrı soyut bir Ruh değil gökyüzündeki Gezegenlerdir.
Dolayısıyla tarihin Tevratla başlatılıp öncesinin yok sayılması batı tipi Judaize edilmiş dünyanın Jenerik argümanlarıdır. Dünya 5 kez yıkım geçirmiş olup bilimsel olarak kanıtlıdır.
************
************
-nietzschenin bri sözü var”bu da dahil tüm genellemeler yanlıştır”. sizin de “semavi dinlerde bulunan peygamberlere ait tüm bilgiler Firavunların hayatlarından bir kolajdır.”genellemeniz yanlış.
***********
***********
Somur arkeoloji-antropoloji-kozmoloji olmadan felsefeler ile somut tarih hakkında fikir sahibi olamayız. kaldı ki yunandan başlatılan ve tanrı kavramının soyuta indirgendiği bir düşünce sistemi ile.
“Semavi dinlerde anlatılan peygamberlere ait hiç bir bilimsel veri bulunmaz”
-bilimsel veri nedir? salt bilimsellik açısından bakacak olursak hiyerogrif yazıtlar ne kadar bilimsel birer veri ise incil yazmaları da en az o kadar bilimsel veridir.
“peygamberler zorda olan insan topluluklarını Uluslaştırmak için ortaya çıkmış, gayri resmi komutanlardır. ”
-bu yargı bilimsel bir yargı değil “salt bir inançtır” peygamber olduğunu söyleyen birini “gayri resmi komutan” olarak nitelemek hangi bilimsel yönteme dayanıyor acaba!
peygamber olduğunu söyleyen birini “sihirbaz” olarak nitelemek ne kadar bilimselse “gayri ersmi komutan olarak nitelemek nitelemek de o kadar bilimseldir!
Bilimsel veri : Kutsal kitaplarda anlatılan yaşanmış olayları doğrulayacak somut veridir. Bunla ilgili veri sunarsanız kutsal kitaplara paralel inceleriz. örneğin Mısırda bir yahudi varlığı söz konusu ise bir veri koymanız gerekir ortaya.
peygamberler tarihi tevratta bellidir. Yaşanmış olaylar ile tevratı paralel okuyup somut veri sunarsanız bunuda inceleriz, fakat şuana kadar doğrulanan bir kutsal kitap öyküsü olmadı.
Somut veri sunarsanız bakarız yoksa bu tatışma sonsuza dek sürer.
Acaba hiyerogliflerde yahudi ulusundan bahsetilmeme sebebi henüz o dönemlerde yahudi toplumun oluşmamış olması gerçeğinden olabilir mi?
Yazıyı çok beğendim. Oldukça zekice hazırlanmış konuya hakim bir yazı. Yalnız konu ile ilgili yeni görüşler e pek yer vermemiş. Devamını merakla bekliyorum.
Saklısite ;
Yahudi toplumunun o dönemde oluşmadığı doğrudur fakat bu tevrat2la çelişir. Tevrata göre Mısırda çoğalan bir kavim vardır, fakat gerçek Mısır cevresinde bulunan sami kabilelerinin ve Mısırdan kaçan kanun kaçaklarının olağan üstü doğa olaylarının yaşandığı dönemde Mısırı yağmalayarak kaçışını anlatır ki, bu semavi din kitaplarına terstir.
Bu güne kadar bizlere anlatılan Mısırda köle olarak kullanılan kavimin varlığı asla söz konusu değil, piramit inşaatlarında gerek Mısırlılar ücretli gerekse son dönem fetihlerinde ele geçirilen esirler çalışmış olup bunlar Mısırda yaşayan bir kavim değildir.
Musa ve Exodus olayının tarihi ile ilgili genel kanı yukarıda sizin özetlediğiniz gibidir.
Ancak bu yaklaşım aslında bir paradoksu barındırır.
Şöyle ki; ‘Tarihsel’ vasıfta kabul edilebilinecek (kayıp) Manethon’un Mısır Tarihi adlı eseri Tevrattaki Musa’dan farklı bir Musa ve yahudilerden başka bir ‘hastalık yüzünden karantinaya alınmış bir topluluktan’ bahseder. Tarihçiler bu kayıtların eski ahitten farklı olması sebebiyle tahrif edildiğine inanırlar. Yani yok sayarlar. Aynı tarihçiler daha sonra eski ahitteki tutarsızlıklardan dem vurarak bu kez de eski ahitte anlatılanlara itibar edilemeyeceğini iddia ederler.
Pekiyi ya Manethon’un anlattıkları doğru ise ve tevrat önceleri Manetho’nun tarihi kayıtları ile benzerken zaman içinde kademe kademe değiştirilip bugünkü halini aldı ise.. Bu fikre hiç yanaşmazlar.
Yahudilerin Mısır varlıklarının sadece elde edilen kayıtlarda olmaması ile açıklamak bilimsel bir yaklaşım olamaz. Çünkü eğer Medinet Habu yazmaları bulunmasaydı kavimler saldırısı da inkar edilebilecekti. Burada söylenmesi gereken ‘henüz buna ilişkin tarihi belge ele geçmemiştir’ olmalıdır.
Nitekim Hyksosların hangi kavimde olduğunun artık ele geçen Mısır kayıtlarında ‘Asyalılar’ olarak adlandırılması ile bu hususun tartışılmadığı gibi… Hyksosları ‘Asyalı’ olarak adlandıran kayıların bulunmasından önce bir kısım uzmanlar zaten Giritte bulunan bir vazo üzerinde bulunan ‘Hyksos Kralı Khan(Kağan)’ adından yola çıkarak içlerinde Türlerinde bulunduğu karma Asyatik bir kavimler topluluğu olduğunu bilmekteydi. Burada Batının Mısırı bir süre Yunanların veya Batılı diğer atalarının yönetmiş olması hayali ile kabullenememezlikden başka bir şey yoktur. Nitekim bazı batılı dil bilimciler de Yusuf adının Mısır dilinde değil Asya dillerinde ve özellikle Türkçe olabileceğini söylemektedirler.Bu husus da bence kanıtlanmış değildir. Hyksos işgali sırasında Mısır diline çok sayıda Türkçe kelime girdiği de bilinen bir husustur.
Yusuf dönemi ile Musa döneminin iç içe girmesi Tevrat kronolojisine uymaz ancak Manetho’nun anlattıkları ile uyumludur.
Saygılarımla…
yöntem ve metodoloji ne kadar da belirleyici..
tarihi materyalizm ile “gerçek”i aramak kadar anakronize pek az şey olmalı..
Yazınızdan kaynak arayışı içinde bulunduğunuz izlemini aldım?. evet Yahudi varlığı yoğun olarak hiçbir zaman Mısır’ da oluşmadı.kaynak Tevrat! Çıkış 12:38 “karışık çok halkta onlarla beraber çıktı.” Talmut’ ta bu ifadenin ırki kaygılar ile “yabancı ve köle” ile sınırlandığını okursunuz. acaba doğru mu? “karışık halklar” ne kadardı? onlar yabancı falan değildi. Yahudi halkının asli unsurunu oluşturdular. Tıpkı Hazar Kökenli Aşkenaz Yahudilerinin bugün Yahudiler arasında çoğunluk olması gibi. Kaynak yok deniyor. Halbuki aynı dönem çevre devletlerinin arşivlerine niye bakılmıyor? örneğin Hitit arşivine… Güngör Karauğuz ‘un “Hitit Mitolojis”i kitabına bakın orada Tevrat’ın bağlanğıç ve çıkış hikayesi var, Theodor H. Gaster ‘in “Thespis” kitabına bakın orada Yahudilerin neden Tapınak yaptıkları, İsa’ nın orginal hikayesini bulursunuz… Manethon’ un Hiksosları anlatırken, onların “Mitani” (yani Anadolulu Hurri) kökenli olduğunu neden yazmıyorsunuz? Tüm tarihsel mitleri bir araya getirin yap-bozu tamamlayın bakalım ne resim çıkacak? Yahudi hikayesi Ortadoğu-Küçük Asya mitolojisidir. halkı da öyle… tarihlere takılmayın yazınızda çıkış ile tapınak inşası arasında 480 yıl diyorsunuz, Resullerin İşlerinde ise 450 yıl yazar… Ayrıca Resüllerin işlerinde ilk ahdi Mezopotamya’da kurdu der ve 400 yıl buralarda köle idiler derken, Tevratta ilk ahid Harran’ da kurulmuştur ve köle değil acayip zengindir. 400 yıldan bahis yok… bu 400 yıl takıntısının dillere pelesenk olduğu anlamına gelir. Manethon, “Asya” derken bizim bildiğimiz Asya’ya mı kast etti? Hayır… o dönem Asya denildiğinde Anadolu kast edilirdi. Büyük İskender’ e kadar Kafkasları geçen olmamıştır. Resullerin İşlerinden örnek verelim; 19:27 ve 31 “Asya Tapınakları” ile “Asya reisleri” derken Efes’ i kast ediyordu. Mısır’dan çıkışta Asya (Anadolu) denen yerde Hititler vardır. Kaynak mı arıyorsunuz? Hitit ve Hurri mitlerine yani tabletlerine bakınız. Sonuçları dehşet verici olsa da…
Başarılı bir çalışma olmuş, şimdi ince detayına kadar katılmadığım yanlar olsada, güzel bir çalışma tebrikler.
süperrrrrrrr teşekkürler çok iyi bir çalıişmaydı:):):):):):):):):)))))
demişsiniz ki:
Tanrı soyut bir Ruh değil gökyüzündeki Gezegenlerdir.
Bu soyut ifadenizi hangi bilimsel ya da mantık temeline oturttuğunuzu öğrenebilir miyim?
Yazılarınızda tutarsızlıklarını ortaya koyduğunuz metinlerdeki aynı duruma düşmüş olmuyor musunuz? İspatı mümkün olmayan tuhaf bir söz. Açıklaması varmı?
Sorunuzla ilgili tanrı kavramının tarihsel sürecini incelemeniz gerekli, Semavi öncesi ve sonrası. Yanıt ordadır.
Sanıyorum sorumu açıkça ifade edemedim. ya da siz işinize geldiği şekilde yanıtladınız. Ben sizden bu konuda soyuta kaçmayan net bir cevap istedim. Yazınızı ya da görüşünüzü neshetmek gibi bir amacım yok. Şu kadar ki eleştirdiğiniz düşüncelerde de şu yöntem önerilmiyor mu: “dağlara taşlara yıldızlara bakın onlarda delilleri göreceksiniz”. Bu delilleri aradığımızda eğer sizin söylediğinizden farklı bir sonuca ulaşıyorsak, hangisinin doğru olduğunu nereden anlayacağız.
Şimdi birisi çıkıp deseki: “bu yazdıkların yanlıştır, denizin altında delilleri mevcuttur” dese ne ile yanıt vereceksiniz.
Yanıtınızdaki mantıksal çelişkiyi bir yana bırakıp, İçerik olarak bakarsak Semavi öncesi ve sonrası Tanrı kavramının nasıl değiştiğini yazılarınızdan zaten yeterince takip edebiliyoruz. Bunlarda eski Tanrıların gezegenlerden geldiğine uygun yaklaşımlarınız mevcut, ancak bir gezegenin salt kendi başına , ya da gezegenlerin tümden Tanrıyı oluşturduğuna dair ,Tanrı olduğunu ispatlayan ya da bu yönde güçlü deliller ortaya koyan bir çalışma göremedim.
Sorunuzu net olarak anladım ve size nereye bakmanız konusunda kırılma noktasını verdim. Bu konu kısaca açıklanamayacak kadar uzun ve araştırma gerektiren bir konudur. Tüm antik çağ ve semavi tarihe hakim olmanız gerekir. Antik çağlarda insanın Tanrı dediği şeyin birer Gezegen olduğu kırılma noktasında soyut bir olguya dönüştürüldüğünü çok uzun okumalar sayesinde sahip olabilirsiniz, benim söylemlerimle olmaz bu.
Yazılarınızı yeterince okuduğumu düşünüyorum. Ancak, bu yazılarınız eğer “gezegenlerin Tanrı olduğunun düşünüldüğü varsayımdan soyut bir olguya” dönüştüğü varsayımını neden doğru kabul etmek gerektiği konusunda herhangi bir ispat göremediğim ve siz de bunu doğrudan söylediğiniz için itirazım bu noktaya olmuştur. Yoksa neye inandığınız ya da ne şekilde düşündüğünüzle ilgilenmediğimi sanırım anlamışsınızdır. Zaten mesele o değil. Yazılarınızdan “Tanrı gezegendir” sonucu çıkmıyor, yani eskiden böyle “”varsayıldığını”" yazmış olmanız, nasıl ki sonradan böyle olmadığını varsayanların tezi ispatlanmadığı gibi ispatı olmadan sadece bir varsayımdan ibarettir. Ben bunu genelde yazılarınızda gördüğüm somut bir mesnete dayanmadan soyut olgularla inanca yönelmeye yönelik tespitlerinizin bir benzeri olarak yorumladım. Tanrı olgusunu soyut bir şekilde tasavvur ettiğimiz zaman soyut Tanrı tanımı olurken somut bir şekil verdiğimizde somut bir Tanrı tanımı olmuyor herhalde. Bu gezegenden varsayalım birileri gelmişse ya da bir şekilde etkileşim olmuşsa, bunlar o gezegenin tanrı olduğunu iapatlamaz. Varsayımlardan birisi olur sadece.
Tanrıda bir varsayım, gören varmı. ?
var dersem delil istemeyecek misin sanki
Bu konuyla ilgili bir yazımda şöyle bir varsayım var:
Ben şimdi hiç tanrı yok gibi düşünüp sonsuz mesafe uzakta sonsuz gücünde birisinin bana yardım ettiğini varsayıyorum; kendi kafamdan bunu yapıyorum. Şimdi böyle bir varsayımsal gücün etkisi; sonsuz / sonsuz’un karesi’ne bağlı bir fonksiyondur ve tamamen inanca bağlıdır. Dolayısıyla Tanrıya inanmazsanız karşınızdaki her olay size yokluğunu doğrular. İnanırsanız , her olay varlığını doğrular.
Ayette şu şekilde geçer: “inandığınız gibi olur”. “Ben kuluma inandığı şekilde görünürüm”, Bir de isa’nın dualarının çoğunda şu geçer: “inandığınız gibi olsun”.
Yahudiler İsa’yı öldüreceklerine inandılar, öldürdüklerine inandılar; onların dünyasında onu kesinkes öldürdüler. Biz öldüremeyeceklerine inandığımız için bizim dünyamızda yahudiler isa’yı öldürmemiştir ve her delil bunu ispatlar.
İşin inanca bağlı kısmını geçip gerçeğine gelirsek, inançlı biri gibi değil de, sıradan mantıklı birisi olarak düşünürsek; bana sorarsan bence öldürmüşlerdir.
Bu kadar biliyorum, fazlasını biliyorum; “çok şey biliyorum görmeye hakkım vardır
Bu konuyla ilgili bir yazımda şöyle bir varsayım var:
Ben şimdi hiç tanrı yok gibi düşünüp sonsuz mesafe uzakta sonsuz gücünde birisinin bana yardım ettiğini varsayıyorum; kendi kafamdan bunu yapıyorum. Şimdi böyle bir varsayımsal gücün etkisi; sonsuz / sonsuz’un karesi’ne bağlı bir fonksiyondur ve tamamen inanca bağlıdır. Dolayısıyla Tanrıya inanmazsanız karşınızdaki her olay size yokluğunu doğrular. İnanırsanız , her olay varlığını doğrular.
Ayette şu şekilde geçer: “inandığınız gibi olur”. “Ben kuluma inandığı şekilde görünürüm”, Bir de isa’nın dualarının çoğunda şu geçer: “inandığınız gibi olsun”.
Yahudiler İsa’yı öldüreceklerine inandılar, öldürdüklerine inandılar; onların dünyasında onu kesinkes öldürdüler. Biz öldüremeyeceklerine inandığımız için bizim dünyamızda yahudiler isa’yı öldürmemiştir ve her delil bunu ispatlar.
İşin inanca bağlı kısmını geçip gerçeğine gelirsek, inançlı biri gibi değil de, sıradan mantıklı birisi olarak düşünürsek; bana sorarsan bence öldürmüşlerdir.
Bu kadar biliyorum, fazlasını biliyorum; “çok şey biliyorum görmeye hakkım vardır” dedim şansımı denedim. bence sen de denemelisin. heyecanlı oluyor.
Tanrı da bir varsayım gören var mı denilmiş, bunu çok yadırgadım, yukarıdaki gibi makaleler yazıp bilim ve gerçeği arayan birinin Tanrıyı göremediği bahanesiyle 1000 lerce yıllkı bir sorunu böyle çabucak kestirip atması yukarıdaki bilgileri biryerlerden kopyalayıp yapıştırdığı gibi bir izlenim yarattı bende
) 1. Evren mümkünler(varlığı zorunlu olmayan) topluluğudur.
2. Mümkün, kendi kendinin sebebi olmayandır. Onu var kılan başka sebepler vardır.
3. Varlığı(zorunlu olmayan) mümkün olan şeyin, var olmak için başka bir nedene ihtiyacı vardır.
4. Bu neden, varlığı zorunlu, öncesiz ve ilk neden olan Tanrı’dır.
Tnahu…. cevap zorunluluğun yerinde ama, örnek yanlış. “yumurtamı tavuktan çıkar? tavuk mu yumurtadan”. ikiside doğru olur ve cevabın askıda kalır. Bilimde her sonucun bir sebebi vardır. vardı ama geriye dönüşte bir yerde bilim tıkanır. (geriye dönüş mitosu kitabını okuyun) Tıpkı Büyük patlama öncesi fizik kuralları işlemediği gibi… Kenan Baal şiirinde Tanrı El, Kutsal Mimar ve Demirci Usta ve Marifetli Efendi’ ye emreder… (Tanrı El istediğini bu kişi ile yapar Evreni dizayn eder, bu kişiye Tevrat 1. krallar 7-14 de Hiram Usta olarak rastlarız ve masonlarda Tanrı’ ya “Kutsal Mimar” demez mi?)…. tanrı her zaman maddi işleri melekleri ile yapar ve O ‘ nu göremeyiz. Ne demek istiyorum? Bilimin tıkandığı yerde Tanrı vardır. başka bir açıklaması yoktur. Kendisi zaman, mekan ve maddi olgulardan oluşmadığından GÖRÜLEMEZ. İşlerine bakılarak çok sayıda tanrıda üretilebilir. Enuma Eliş’ te ne söylenmiş. “Elli isimle ansakta O’ nu, O’ bizim tek Tanrı’ mızdır” der. Anlaşılacağı gibi, maddi evrene bakarak nerede göremiyorum demekte YANLIŞTIR. Görülebilen Tanrı gerçek bir Tanrı değil, bir puttur. Görülebilen, zaman veya mekan içindeki bir Tanrı, maddeden oluşur ve her madde gibi yok olur gider… vesselam.
Kitap: Hz. Musa ve Tek Tanrıcılık – Sigmund Freud